Başkandan

Değerli Meslektaşlarım,

Her yeni yılı, yeni bir umut sayıyoruz. Umut, yeni yılın yeni başlangıçlar için sunduğu gizil fırsatlarda, geçmişten dersler çıkarıp geleceği başka türlü kurabileceğimize dair iyimserlikte yatıyor. Türkiye’mizde Olağanüstü Hal rejimi kurumsallaştığından beri, umut ilkesi, bize, demokrasinin ve ifade özgürlüğünün, bunların güvencesi olarak anayasa ve kuvvetler ayrılığının bildiğimiz önemini durmaksızın hatırlatıyor.

Gönenç ve esenliğimizin, toplumsal barışımızın temel ilkesi, Anayasamızın değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesinde belirtilen “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”dir. 2018’de ümidimizi ayakta tutan, Olağanüstü Hal rejimi tarafından askıya alınmış olsa da, Anayasamızın bu hedefidir. 2018’in bu bilinçle, her birimiz ve ulusumuz için umut ilkesini ayakta tutacak bir yıl olmasını diliyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

2017 yılını geride bırakırken, 2018 yılına dair umut verici gelişmelerden söz etmek isterdim. Olağanüstü Hal rejiminin yayınladığı 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yi okuduktan sonra, yapmam gerekenin, gerçeklerden yüz çevirmek değil sizleri bu Kararname içeriği hakkında kısaca da olsa bilgilendirmek olduğunu düşünüyorum.

Kurumsallaştırdıkları Olağanüstü Hal rejimi dahi kendilerine yetmeyenler, demokrasimizi ve toplumsal barışımızı paramiliter güçlerin insafına terk eden bir düzenlemeyi de bu KHK’ya yazmaktan geri durmadılar. Basın Açıklamamızda vurguladığımız üzere;

“Birçok kanunda değişiklik yapan ve Anayasa’ya aykırı şekilde amacı dışında düzenlemeler içeren 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “HUKUK DEVLETİ” ilkesi artık tamamen ortadan kaldırılmıştır.

24.12.2017 tarihinde yayımlanan 696 sayılı KHK ile 6755 sayılı Kanun’un 37. Maddesine fıkra eklenerek;

“Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.” düzenlemesi getirilmiş,

Türk Ceza Kanunu’nun 309-312. Maddelerinde düzenlenen suçlardan tutuklu ve hükümlü olanların duruşmalara “badem kurusu” renginde özel kıyafetle katılma zorunluluğu getirilerek, bu kıyafetleri giymeyen veya kasten zarar verenlerin ziyaretçi kabulünden yoksun bırakılacağı hüküm altına alınmıştır.

Devlet otoritesi olmak demek, devletin; kanunlar çerçevesinde herkesin bu kanunlara uymasını isteme erki demektir.

Devlet, toplum düzenini sağlayabilmek için, gücünü “yasalarla belirlediği” kolluk güçleri aracılığıyla nesnel ve eşit olarak kullanır.

Ayrıca devletin egemenlik göstergesi, bu gücü elinde bulundurarak yasalar çerçevesinde yaptırım uygulayabilmesinden geçer.

24.12.2017 tarihinde yayımlanan 696 sayılı KHK’nın soyut maddeleri ile aslında Devlet’e ait olması gereken bu güç kontrolsüz gruplara devredilmektedir. Bu KHK ile, özellikle olağanüstü hal sürecinde çığ gibi katlanarak büyüyen “hukuk dışı uygulama yaratılması” durumu artık en uç noktaya gelmiştir.

Anayasa’nın 121. Maddesine göre, olağanüstü hallerle ilgili KHK düzenlemelerinin resmi gazetede yayımlandıktan sonra aynı gün TBMM onayına sunulması gerekirken, bu süreçte sürekli olarak çıkarılan ve temel kanunlarda değişiklikler getiren düzenlemelerle yasama organının saf dışı bırakılması kabul edilemez.

Hal böyle iken ve Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’nın 121. Maddesi uyarınca çıkarılan KHK hükümlerini yine Anayasa’nın 148. Maddesine göre denetleyemeyeceği yönündeki kararı da dikkate alındığında, OHAL KHK’ları ile getirilen düzenlemelerin toplumsal hayat için ne kadar vahim düzenlemeler olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Oysaki; Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir! Hukuk devleti ilkesi, Anayasada yer alan en önemli güvencedir; toplumsal barışın, düzenin ve güvenliğin teminatıdır. Suçluların cezasının hukuk yoluyla verileceğinin garantisidir.

Ne acıdır ki, darbe teşebbüsü ve terör eylemleri bahane edilerek, bu teşebbüsü ve devamındaki eylemleri durdurmak amacıyla suç işlenmesine imkan tanıyan, sivil halkı birbirine karşı kışkırtan bu düzenleme, eylemlere müdahale etmeye hevesli gruplara cezai sorumluluk yüklenmeyeceği taahhüdü çağrısında bulunmaktadır. Linç meşru hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Diğer taraftan tek tip kıyafetle duruşmalara çıkma zorunluluğu, ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin ihlalidir. Bir hukuk devletinde, iddia ve itham ne olursa olsun, mahkeme karar verene kadar herkesin masum olduğu kabul edilmektedir. Tek tip kıyafet giydirilmesi, sanıkları toplum önünde peşinen suçlu gösterme ve onları rencide etme gayretidir, devlet erkini, hukuku ve hukukun uygulayıcısı hakimlerin karar verme yetkisinin devredilmesidir.

Meclisin tamamen devre dışı bırakılarak her konuda düzenleme yapılması kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayılmasıdır. Ülkenin KHK’larla yönetilmesi, bir hukuk devletinden kabile devletine dönüşmekte olduğumuzun göstergesidir.

Ankara Barosu olarak, hukukun üstünlüğüne olan inancımızla, ülkece içinde bulunduğumuz vahim tablonun farkındayız! İvedilikle, hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmek için herkesi ülkemizin geleceği konusunda, bizimle birlikte sorumlu davranmaya davet ediyor, siyasal iktidarın Kanun Hükmünde Kararnameler ile getirilen düzenlemelerden vazgeçmesi gerektiğini ifade ediyoruz.”

Bu konuda, ayrıca, basına da açıklamalarda bulundum. Deutsche Welle Türkçe’ye verdiğim mülakatta açıkladığım üzere;

“Bir KHK yazarak, Meclis’i bir kenara bırakıyorsunuz. Sıkıntı, hiç Meclis’te tartışılmadan bir kanun halinde getirilmesinde başlıyor. Bilinçli yazıldığını düşünüyorum. Hukuk kurul ve kurumlarından, barolardan, Türkiye Barolar Birliği’nden bu kadar tepki alacaklarını düşünmemişlerdi. Böyle bir yapı oluşturmaya çalışmışlardı. Şimdi fark ettiler, bırakın hükümet sözcüsünü Cumhurbaşkanı çıkıp söylese ne olur? Yasanın içindeki madde ne ise odur. Zaten sıkıntı bu. (…) Siz bunu yazacaksınız ardından da biz bunu kastetmedik diyeceksiniz. Kastetmediyseniz hemen yarın KHK’yı değiştirmek durumundasınız.

(…) Türkiye Olağanüstü Hal (OHAL) rejimiyle yönetilen bir ülkedir, bunu kabul edelim. Siz TBMM’yi, olağanüstü hal görüntüsüyle çalışmaktan uzak tutarsanız, KHK bir gecede çıkabilir, bir saatte değiştirilebilir. Kanunda açık şekilde belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi de (AYM) çok yakın bir zamanda Anayasa’nın 148. maddesini farklı yorumlayarak, KHK’lar denetlenemez diye bir karar verdi. Bütün bu yaşadıklarımızın müsebbibi budur. OHAL döneminde hükümet istediği kararnameyi istediği saatte çıkartabiliyor. İnsan hayatını, bir ülkenin geleceğini, kaderini etkileyecek kadar önemli kararlar yargı denetimi dışında alınabiliyor. AYM’nin burada rolü çok büyük. Bugün KHK yaparsınız, yarın olmadı deyip değiştirebiliyorsunuz. Bu kadar basit hale getirdiler. (…) 79 baro olarak Türkiye Barolar Birliği ile birlikte Çarşamba günü bir olağanüstü toplantı yaparak, 695 ve 696 sayılı KHK’lara ilişkin hukuka aykırı hükümlerini tartışıp, AİHM’ye ve AYM’ye başvurmak gibi tüm yolları düşüneceğiz. Çok net söylüyorum, 696 ve 695 sayılı KHK›lar Türkiye›de hukuk devletinin tabutuna çakılmış son iki çividir.”

Bu konuda Türkiye Barolar Birliği öncülüğünde Baro Başkanları olarak yaptığımız toplantı sonrasında hazırladığımız Sonuç Bildirgesi son derece önemli tespit, değerlendirme ve bunlardan çıkarılan talepleri içermektedir. Önemi nedeni ile, Başkan’ın Mesajı’nın sonuna olduğu gibi ekliyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

Bu önemli düzenlemeye odaklanıldığından gözden kaçan bir düzenlemeye de değinmek isterim: 696 sayılı KHK ile Yargıtay ve Danıştay üyelerinin sayısı Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni kadro eklenerek arttırılmaktadır. Bunun, geçmişte yapılan bir uygulama ile benzerliğini burada açıklamayı gereksiz görürüm. Hukukun üstünlüğünü değil üstünlerin hukukunu hâkim kılmak isteyen zihniyet, hangi gruptan neşet ederse etsin benzer yöntemlerle hareket ediyor.

Tarihe not ediyoruz; “160”la gelenler, “160”la gittiler, umuyoruz ki, “100”le gelenler, nasıl geldiklerine bakmaksızın, siyasi iktidarın ya da bir siyasi çevrenin görevlisi değil hukukçu olduklarını bir gün bile unutmazlar, yerlerde sürünen yargıya güveni yükseltecek yüksek yargıçlar olarak bizim bu kaygımızı unuttururlar.

Siyasi iktidarın, 696 sayılı KHK ile yaptığı düzenlemelerden biri de, yüksek yargı üyelerinin sağlık harcamalarının artık “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin tabi oldukları hükümler ve esaslar çerçevesinde Yargıtay bütçesinden ödenmesi”ne dairdir. Yorum yapmıyorum, ne anlama geldiğinin yorumunu yüksek yargıçlarımıza, cübbelerinde düğme deliği aramama onuruna sahip gerçek hakimlerimize bırakıyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

Demokrasi, salt bir siyasal süreçler toplamı değildir, bir ekindir de. Demokrasi kültürü, insan haklarının üstünlüğüne dayanır. İnsan hakları, eşitlik, özgürlük ve insanlık onuru değerlerini yüceltir. Demokrasi kültürü geliştirilebildiği gibi köreltilebilir de.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihi birikimi, birçok eksiklik barındırsa da, cumhuriyetçi temel değerler üzerinde, komşumuz Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak, demokrasi kültürünü beslemiştir. Olağanüstü Hal rejiminin Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün demokratik birikimini ortadan kaldırmasını sessizce izlemek bir hukukçunun geleceğinden de vaz geçmesi anlamına gelir.

Ankara Barosu Başkanı olarak söylemek zorundayım, AYM’nin açtığı yoldan yürüyen Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Hükümet, OHAL kararnameleriyle ülkemizi tümüyle anayasasızlaştırmakta, Anayasa’nın hükümetlerin gerçekten zor günlerin aşılması için kullanmasını öngördüğü iyi niyetle yapılmış OHAL düzenlemesini, ülkeyi kolay yönetip, rejim değişikliği yaratmanın aracı haline getirmektedir.

Değerli Meslektaşlarım,

Terörle de ancak, insan haklarını üstün tutarak mücadele edilebilir. 2017 yılı içinde kaybettiğimiz, her biri çok değerli, asker, polis ve sivil vatandaşlarımızın isimlerinin bazı medya organlarında görünür olmaktan çıkması, bu kahramanlarımızın basın açıklamalarındaki sayılara dönüştürülebilmesi de aynı zihniyetin dışavurumudur. Her bir şehidimiz için ayrı ayrı basın açıklarımızda duyurduğumuz üzere, “teröre inat, bu ülkede barış içinde ve kardeşçe yaşama kararlığımızı bir kez daha vurguluyor ve aziz şehitlerimizin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz”.

Bu vesileyle vurgulamak isterim, kutsal olan devlet değil insan yaşamıdır. Devlet insan yaşamının dünya tarihinde bulunabilmiş en makul koruyucusu olabildiği oranda meşru olabilir. Prof. Dr. Bülent Nuri Esen hocamızın yıllar önceki tespitiyle ifade edilirse; “Uygarlığın en önemi niteliklerinden biri ‘Güven’ içinde yaşamdır. Güvenlik, geçmişte sınav vermiş bir kavramdır. Zor tedbirlerine gidilmeksizin sağlanması gereği artık anlaşılmıştır. Yasak, insanlık onuruna yaraşır bir yaşantıya kavuşamamış kişiyi doğruluk dışı davranıştan alıkoyamaz. Polis devriyesinin hastaya ilaç sağladığı görülmemiştir (…) Demokrasinin mucizesi baskı yerine insan haklarını getirmiş olmaktır.” Sayın Esen’in 1968’de yazdığı şu satırları da hatırlatmakta fayda görüyorum: “Ben bir ‘nizam dostu’ değil, bir ‘düzen delisi’yim. Düzen olmayan yerde hürriyet de yoktur. Ama, ben kayıtsız şartsız düzenci değilim. Ben, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti düzeni taraflısıyım. (…) Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının zaruri gördüğü polis, bu düzeni gerçekleştirecek ‘hukuk polisi’dir. Polis yürütmenin tokat atan eli değildir. Bir an önce ‘hukuk polisi’ni kurmamız gerekiyor.” Bu ihtiyacın halen de devam ediyor olması, tarihten almamız gereken acı bir derstir.

Değerli Meslektaşlarım,

Demokrasi ekini, insan haklarının üstünlüğünün herhangi bir şekilde tartışabilir olmasına müsaade etmez. Hiçbir güvenlik kaygısı, hiçbir siyasal beka arayışı buna gerekçe olamaz. Kaldı ki, 15 Temmuz menfur darbe girişimi sonrasında ülkemizin tam bir birlik içinde geliştirdiği demokrasiye ve seçilmiş hükümete sahip çıkan ortak tutum, ulusumuzun yüksek bilinç ve irade düzeyinin somut bir ifadesidir. Bu yokmuşçasına, rejimin bekasını temsil eden yeni vesayet odaklarının, hem de kişisel bir yönetimi dolaysızca işaret edecek şekilde inşa edilmesi; bu kişisel yönetimin “internet zehirdir” sözünü, rektör, yönetici ve bilim insanlarının ayakta alkışlamaları, demokrasi kültüründe gerilediğimiz noktanın göstergesi değilse, nedir?

Demokrasi kültürünün baskıcı bir rejim altında yozlaşmasının en önemli göstergelerinden biri, işte bu, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelen tahammülsüzlüktür. “Barış” vurgulu -tüm içeriğine katılmasak bile ifade özgürlüğü kapsamında olduğu açık olan- bildiriye imza atan çok değerli bilim insanlarını KHK’lerle ihraç eden rektörler, “internet zehirdir” sözünü alkışlayadursun; bir gün, bir yazarın imza gününün basıldığı haberini alıyoruz, ertesi gün bir gazetecinin daha tutuklandığı haberini ya da Cumhurbaşkanına hakaret suçundan bir yurttaşın daha göz altına alındığı haberini kanıksamış olduğumuzu fark ediyoruz.

Yazar İhsan Eliaçık’a Kayseri’de gerçekleştirilen saldırı sonrasında vurguladığımız üzere, Ankara Barosu olarak, “yazara, kitaba, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik her türlü saldırıyı reddediyoruz”.

Bu sayımızda, geldiğimiz noktayı gazeteci yargılamaları bağlamında resmeden Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği’nin Üçüncü Taraf Müdahilliği dilekçesinin çevirisini de bulacaksınız.

Değerli Meslektaşlarım,

Demokrasi kültüründeki erime, kadın haklarına ve kazanımlarına yönelik saldırılarla da görünür oluyor. Kadın hakları konusunda duyarlılık gösterdiğine şahit olmadığımız bir gazete üzerinden, 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a karşı, tümüyle temelsiz iddialarla bir kampanya yürütülüyor. Basın Açıklamamızda vurguladık: “6284 Sayılı Kanun, ülkemizde yaşanan aile içi şiddet vakalarındaki artışın önüne geçilmesi, özellikle de ekonomik bağımsızlığa sahip olmayan kadınların ‘aile’ kavramı adı altında öldürülmelerinin engellenmesi, istismar edilmeleri ve örselenmelerinin önüne devletin desteğiyle geçmek için çıkarılmıştır. Kanun’un amacı, ‘şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı talep mağduru olan kişilerin ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesidir’.” 6284 sayılı Kanun’a karşı girişilen bu kampanyaya karşı tüm tarafları, özellikle de kadın örgütlerini uyarmayı görev biliyoruz.

Değerli Meslektaşlarım,

Demokrasi ekinindeki geriye gidiş, insana ve kadına duyarsızlaşan bir kültürel eğilim, hayvanlara eziyeti de sorun etmiyor. Hayvan Hakları Kurulumuz, sorunları dikkatle izliyor ve not ediyor. Bizleri bu konuda farkındalığa çağırıyor. 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü vesilesiyle ve izleyen günlerde yaptıkları açıklama ve etkinliklerde altını çizdikleri şu hususu paylaşmak isterim: “Toplumların gelişmişlik düzeyi, hayvanlara yapılan muameleyle ölçülür. Kimi gelişmemiş ülkelerde hayvanlar ilkel varlık ya da mal muamelesi görürken AB ülkeleri 1996’da yayınladığı direktifle hayvanları mal statüsünden çıkartıp hissedebilir varlıklar olarak kabul etmiştir.

Bizde ise toplumun bir kesimi hayvanları yaşamın bir parçası olarak değerlendirirken başka bir kesimi onları yok edilmesi gereken varlıklar olarak görüyor. Oysa ki dünyanın sahibi değil bir parçasıyız ve içinde bir bütün olarak yaşadığımız ekosisteme ve dünyaya saygı duyup onu korumalıyız”.

Bilirkişilik Yapan Sevgili Meslektaşlarım,

Adalet Bakanlığı Bilirkişilik Daire Başkanlığının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu ve Bilirkişilik Kanunu’nu yorumlama şekliyle vardığı vahim sonucu dikkatle izliyoruz.

Bu konuda dava açtık ve gerekli başvurularda bulunduk. Sizlerle birlikte, soruna çözüm üretmeye yönelik çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bu konuda, müzakereyi esas alarak, çözümün parçası olmaya gayret ettiğimizi bilmenizi isterim.

Değerli Meslektaşlarım,

2017 yılında bir Anayasa Değişikliği gerçekleşti. Meşruiyeti tartışılan bu değişiklik sürecinde, anayasacılığın küresel olarak da bir tartışma içinde olduğunu müşahede ettik. 11-14 Ocak 2018 tarihlerinde gerçekleştireceğimiz Uluslararası Hukuk Kurultayı’nın 10’uncusunda, avukatlık mesleğinin kimi sorunları yanında esas olarak bu konuya odaklanıyoruz. Ulusal ve uluslararası bağlamda anayasacılığın küresel krizini tüm boyutları ile ele alacağımız Kurultay’ı siz değerli meslektaşlarımızın katılımınızla onurlandıracağını umuyorum.

Saygılarımla.

Av. Hakan Canduran

Ankara Barosu Başkanı