Başkandan

Değerli Meslektaşlarım,

Geçen yılın son sayısında bu köşede, “Gönenç ve esenliğimizin, toplumsal barışımızın temel ilkesi, Anayasamızın değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesinde belirtilen “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”dir. 2018’de ümidimizi ayakta tutan, Olağanüstü Hal rejimi tarafından askıya alınmış olsa da, Anayasamızın bu hedefidir. 2018’in bu bilinçle, her birimiz ve ulusumuz için umut ilkesini ayakta tutacak bir yıl olması” dileğimi paylaşmıştım.

Umut ilkesinden vaz geçmeyiz, biz var oldukça, cumhuriyetimiz de, meslek örgütlerimiz de dimdik ayakta kalacaktır. Biz nasıl umut ilkesinden vaz geçmeyecek isek, iktidar sahipleri de oyun üstüne oyun kurmaktan vaz geçmiyorlar; en son, meslek örgütlerimizi ele geçirme çabası içine girdiler. Kamuoyuna yansıdığına kadarıyla, meslek örgütleri, hükümetin denetiminde, bağlı kamu kuruluşu haline getirilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Tüm kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, bu açık edilen niyete ve muhtemel tasarıya karşı durması gerekir.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, yetkilerini Anayasa’dan alan, bu şekliyle de dikey kuvvetler ayrılığının bir parçası, kendi alanlarında anayasal yetki kullanan organlardır. Bütün yetkilerin tek bir kişide toplanması esasına göre işlemeye başlayan rejim içindeki iktidar sahipleri, her şeye sahip olmak, her konuda karar vermek istemekte, bu doğrultuda da önlerindeki -bunca değişikliğe rağmen- en büyük engel olan Anayasa’yı ihtiyaç duyduklarında ihlal etmekten, ülkeyi anayasal bir rejim gibi değil bir monarşi gibi yönetmekten geri durmamaktadırlar.

En son örneği, bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararına uymamasıdır.

Hiçbir tartışmaya mahal vermeksizin Anayasamızın 153 üncü maddesinin 1 inci fıkrası “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir” 6 ncı fıkrası “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” diyor. 6216 sayılı Kanun’un “Mahkeme kararları” kenar başlıklı 66 ıncı maddesinin (1) numaralı fıkrası da bu düzenlemeyi tekrar ediyor: “‘’Mahkeme kararları kesindir. Mahkeme kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

Anayasa ve Kanun hükmü açık olmasına rağmen, bir mahkemede yargıç olarak görevlendirilmiş kişilerden bazıları, Anayasa Mahkemesi kararına uymayarak hukuk devletinde ağır bir yara açılmasına sebebiyet vermişlerdir. Bu kişiler hakkında HSK tarafından işlem yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Ancak verdikleri kararın hukuk devletini ortadan kaldıran ve Anayasayı hükümsüz kılan niteliğinden kuşku duymuyoruz. Nitekim Anayasa Mahkemesi de;

“Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı verip bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına hükmettiği durumlarda ilgili merciler, ihlal kararının niteliğini dikkate alarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorundadır. Buna göre somut olayda derece mahkemelerinin görevi, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Mahkemece tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktır. Bu zorunluluk, Anayasa’nın 138. maddesi anlamında mahkemelere verilmiş bir emir veya talimatın yerine getirilmesi değil, bir hukuk devletinde mahkemeye erişim hakkının hayata geçirilmesidir. Nitekim yukarıda açıklandığı üzere, Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında, 138. maddesinden farklı olarak, Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları yönünden de bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir. (…)

Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin, ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Bununla birlikte daha önce tutuklama gerekçesi olarak gösterilmeyen, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında değerlendirilmemiş olan yeni olgularla suç işlendiğine dair “kuvvetli belirti”nin ortaya konulabildiği oldukça istisnai durumlarda da ihlal kararının gereklerinin yerine getirildiği kabul edilebilir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki takdir aralığı ilk tutuklamaya göre oldukça sınırlıdır. Böyle bir durumda “kuvvetli belirti”nin yeni olgularla ortaya konulup konulmadığı yönündeki nihai değerlendirme Anayasa Mahkemesine aittir.

Somut olayda Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı mahkemelerince başvurucunun tutukluluk durumu sonlandırılmamış, istisnai halin varlığı da ortaya konulmamıştır.

Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkındaki kararda tespit ettiği ihlalin ve sonuçlarının derece mahkemelerince ortadan kaldırılmadığı anlaşılmaktadır.

Bu itibarla suç işlediğine dair “kuvvetli belirti”nin bulunmaması nedeniyle verilen ihlal kararına rağmen başvurucunun tutukluluğunun sonlandırılmamış olması Anayasa’nın 19. maddesinde yer alan güvencelere aykırıdır.

Sonuç olarak mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. (Şahin Alpay 2, § 80, 82, 83, 84, 85, 86)”

Anayasa Mahkemesi bu kararı ile Anayasal konumunu geri kazanmak üzere bir adım ise de, aslında yerel bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararına uymama cesaretini gösterebilmesini sağlayan da Anayasa Mahkemesinin kendisiydi. Anayasa Mahkemesi, anayasaya açıkça aykırı sokağa çıkma yasaklarını Anayasaya aykırı bulmadı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını denetlemedi ve nihayet Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerini denetleyemeyeceği yönündeki önceki kararları ile çelişen içtihadı ile kendi kendini kapatmıştı. Yerel bir mahkeme de hem iktidar sahiplerinden hem de Yüksek Mahkemenin iktidar sahipleri karşısındaki bu çekingenliğinden cesaret alarak, verdiği kararla, süreklileşen Olağanüstü Hal koşullarında varlığı iyice tartışmalı hale gelen hukuk devletinin varlığını görünür şekilde ilga etti.

Değerli Meslektaşlarım,

Bizzat iktidar sahipleri tarafından kendilerine uygun dizayn edilen Anayasaya dahi uyulmayan bir ülkede anayasal rejimden, hukukun üstünlüğünden, hukuk devletinden, hülasa adaletten söz etmek mümkün değildir.

Ömer Hayyam, “adalet, evrenin ruhudur” diyor. Herhalde daha güzel ifade edilemezdi, insani varoluşumuzun yöneldiği temel değerlerden biridir adalet. Hakim ve savcı kuralarının “partili” Cumhurbaşkanı Külliyesinde çekildiği bir ülkede yaşıyoruz. Basına ve kamuoyuna açıkladım: “Hâkim - savcı kurasını Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda çekmek basit bir hata değildir. Kuvvetler ayrılığı ilkesine vurulmuş yeni ve bilinçli bir darbedir.” Bu basit bir sorun değil, bugün adalet ülkemizin temel sorunu haline gelmişse, bunun nedeni… Kurasını “partili” Cumhurbaşkanı huzurunda çeken, beratını “partili” Cumhurbaşkanından alan hakim ve savcı, hele de “parti ilçe başkanlığından ya da yöneticiliğinden gelen” hakim ve savcı, tarafsız ve bağımsız olabilir mi? Olamadığını ve olmadığını yaşayarak da öğreniyoruz.

Aktardığımız Anayasa Mahkemesi kararı hukuk devletine dönüşün önünü açar mı bilemiyoruz. Ancak hukuk devletinin el birliği ile yürütüme ve yargı tarafından ortadan kaldırılması o kadar aleni hale geldi ki, Yargıtay’ın 150. Kuruluş Yıldönümü serenomisinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından şunları duyduk:

“Devleti yönetenlerin yaptığı adaletsizlik en azından hukuk yoluyla telafi edilebilirken, yargının sebep olduğu adaletsizliğin telafisi yoktur. Bunun için de adalet rahmet olarak görülür, yani ilahi bir önem atfedilir adalete, eğer bir ülkede halk bunalmış ve ellerini semaya açarak adalet çığlığı atar hale gelmişse oradaki yargı sisteminde bir sorun var demektir. (…)

Zaman zaman mahkemelerimizin, yüksek yargı kurumlarımızın, Anayasa Mahkememizin kararlarını eleştirdiğimiz olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ama hiçbir zaman bu kararları yok saymadık, gereğini yerine getirme konusunda asla tereddüde düşmedik. Eleştirmek başkadır, tabi olmak başkadır. Biz adaletin tecellisi konusunda farklı bir görüşe sahip olduğumuz için eleştirme hakkına elbette sahibiz. Ama bunlara uyup-uymama konusunda layüsel değiliz. Herkes gibi biz de mahkemelerimizin kararlarına neticede uyuyoruz, uymaya da devam edeceğiz. Katılmadığımız hususlardaki mücadelemizi vereceğimiz alanlar bellidir. Eğer sorun kanundaysa, yasama organında bu mücadeleyi vereceğiz. Eğer sorun uygulamada ise, yürütme organında gereğini yapacağız. Bu süreçte önemli olan hakim ve savcılarımızın hukukun tesisi konusundaki hassasiyetlerinden adalet terazisini dengede tutma konusundaki kararlılıklarından asla geri adım atmamalarıdır. Hakimlerimiz, savcılarımız kendilerinden yaptıkları işin kanuna, hukuka, özellikle de hukuka, vicdanlara ve adalete uygun olduğundan eminseler, gerisi yasamanın-yürütmenin işidir, onlar rahat olsunlar.”

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu sözleri ayakta alkışladığını haberlerde okuduk. Anayasa Mahkemesi kararına iktidar sahiplerini sevindirmek için uymayan hakimler ve savcılar, halen de görevlerini hukuk ve vicdanları ile değil, Bakanlık emirleri ile yerine getiren hakim ve savcılar, Sayın Cumhurbaşkanının müdahil olduğu davalarda, şu ya da bu sebeple, sevgisinden ya da korkusundan hukuk ve vicdanı unutan hakim ve savcılar da herhalde alkışlamışlardır!

Daha fazla ne diyelim! Hukuk devletinin hali pür meali budur.

Değerli Meslektaşlarım,

Sayın Cumhurbaşkanı, bu yüzden hem haklıdır hem de bu sonuçtan bizzat sorumludur; ülkemizde adalet çığlıkları arşa ulaşmıştır, halkımız, “hak, hukuk, adalet” istemekte, yargıya güvenmemektedir. İktidar sahibi bir milletvekili, tahliye borsaları kurulduğunu söylemiştir. Bu utancın tarafı değiliz, aksine, adaletin tecellisi için tüm adaletsizlik zinciri içerisinde gerektiğinde iktidar sahiplerini karşımıza alarak mücadele eden, halkın savunma hakkını korumaya çalışan avukatlar olarak halkımızın çığlığına bir nebze de yetişebilme onuruna, avukatlık onuruna tarafız.

Bu tür dönemlerde, hukuk devletini savunmak, engizisyon karşısında hakikati savunmak kadar zordur. Bu zorluğa göğüs gererek halkın haklarını meslek onurunun temel ilkesi haline getiren meslektaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum. Elbette aramızda, iktidar sahiplerinin dahi itiraf ve itiraz ettikleri adalet sorunlarını yok sayan, iktidara ayak uydurmayı en büyük adalet sayanlar da vardır; görüyoruz, izliyoruz, hızlıca yargıç ve savcı olarak atanıyorlar. Kendilerine hukuk ve vicdanı hatırlatıyoruz: Hukuk devletinde, parti başkanlığından yargıçlığa terfi edilenlerle yürünemeyeceğini unutmamaları gerekir.

Değerli Meslektaşlarım,

Önemli bir sorun olarak önümüze gelen bilirkişilik konusunda bir ilerleme kat ettik.

Biliniyor, Ankara Barosu bütün eylem ve kararlarında, hukuk devleti ve insan haklarını, avukatların mesleki/özlük sorunlarını temel ilke olarak görerek birlik ve bütünlük içinde hareket etti ve etmeye de devam ediyor.

Bilirkişilik sorununa da benzer şekilde yaklaştık ve sonuçta, hukukçu bilirkişiye konulan bariyer, bizim teklif ettiğimiz şekliyle aşıldı. Geçen sayımızda, bilirkişilik sorununda “Sizlerle birlikte, soruna çözüm üretmeye yönelik çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bu konuda, müzakereyi esas alarak, çözümün parçası olmaya gayret ettiğimizi bilmenizi isterim” demiştim. Sorunun teklif ettiğimiz biçimde çözüldüğünü belirtmek isterim. Bu süreçte bize güvenen ve bizimle birlikte hareket ederek, sorunun çözümünde yol almamızı sağlayan bilirkişi meslektaşlarımıza teşekkürü bir borç biliyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

Ceza Muhakemesi Kanunundan kaynaklanan zorunlu avukatlık, müdafilik soruşturma sürecindeki hukuka aykırılıkların ve hak ihlallerinin önlenmesinde birincil önemde bir düzenlemedir.

Adli Yardım ile birlikte CMK’dan kaynaklanan zorunlu müdafilik sistemi, avukatların halkın adalete erişimi, daha açık deyişle bir hukuk devletinde mahkemeye erişim hakkının hayata geçirilmesi bakımından işlev edindikleri önemli kurumlardır.

Yayınlanan CMK Ücret Tarifesi meslektaşlarımızın burada üstlendikleri özveriyi karşılamaktan uzak olduğundan, Ankara Barosu tarafından Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Görevlendirilen Müdafi ve Vekillere Yapılacak Ödemelere İlişkin 2018 Yılı Tarifesi’nin iptali ve yürütmesinin durdurulması için Danıştay 8. Dairesi’nin 2018/849 E. sayılı dosyası üzerinden dava açılmıştır.

Değerli Meslektaşlarım,

Ankara Barosu olarak, ilk avukatlık akademisinin, AVSA’nın kuruluşunu gerçekleştirmiş olmaktan da haklı bir gurur duyuyoruz. AVSA, meslek içi eğitim faaliyetlerine başarı ile devam ediyor, bir akademi olmanın gerektirdiği araştırma faaliyetleri de zenginleştirerek çalışmalarını başarı ile sürdürmeye devam edeceğinden kuşkum yok: Büyük bir özveri ile çalışmaları yürüten AVSA gönüllüsü meslektaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu vesileyle tarihe geçmiş bir eğitim kurumumuzu da anmak isterim: Köy Enstitüleri, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın ve kalkınmanın okullarıydı. Yeni kurulan bir devletin kalkınmasında ilk basamaklardan olan, halkı yoksulluk ve bilgisizlikten kurtaran Köy Enstitülerini her kuruluş yıl dönümünde ilham verici bir deneyim olarak hatırlıyoruz ve hatırlamaya da devam edeceğiz.

Değerli Meslektaşlarım,

Cumhuriyetimizin en temel kazanımlarından biri, toplumsal cinsiyet eşitliği doğrultusunda gerçekleştirdiği devrimlerdir. Türk Devrimi’nin modern bir ulus devleti inşa ederken yöneldiği iki temel ilke, laiklik ve toplumsal cinsiyet eşitliğidir.

Toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında yürüttüğümüz çalışmalara aralıksız devam ediyoruz. Gelincik de bunlardan biri. Gelincik, yedi yılda çok ama çok önemli işler yaptı ama söz konusu şiddet mağduru kadınlar olunca Gelincik’in kuruluş yıl dönümleri için ‘kutlama’ demek, benim yüreğimi burkuyor.

Keşke bu ülkede hiçbir kadın öldürülmese, dövülmese, taciz edilmese, tecavüze uğramasa, ayrımcılığa tabi tutulmasaydı da biz de bu merkezi kurmak zorunda kalmasaydık. Hep vurguluyorum; kadın hakkı, insan hakkıdır. Kadına yönelik her türlü şiddet ve ayrımcılık da bir insan hakkı ihlalidir.

Kadına yönelik siyasi ve hukuki ayrımcılık da, kadına yönelik bir şiddet biçimi, bir hak ihlalidir. Bu nedenle TBMM Başkanı İsmail Kahraman tarafından gerçekleştirilen ayrımcılığa karşı tepki gösterdik. Açıklamamı aynen paylaşmak, kayda geçmek isterim:

“Sonunda bu da oldu. Kadınlar, bu kez hiç olmaması gereken bir yerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında ayrımcılığa uğradılar. TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu tarafından 18 Mart Çanakkale Anması kapsamında “Birinci Meclis, Gazilik ve Şehitlik Ruhu” temasıyla düzenlenen Meclis Sohbetleri programında kadın tiyatrocuların sahneye çıkmasına son anda izin verilmedi.

Kadınlara TBMM çatısı altında reva görülen bu tutumun adı, sadece ayrımcılık değildir. Aynı zamanda cinsiyetçiliktir, gericiliktir, yobazlıktır. Ve bu tutumun baş sorumlusu, Cumhuriyetle, Atatürk’le, laiklikle sorunu olduğunu defalarca ortaya koymaktan çekinmeyen TBMM Başkanı İsmail Kahraman’dır.

TBMM Başkanı, kadınların bu ülkede her zaman başrolde olduğunun belli ki farkında bile değildir. Kurtuluş Savaşı’nı kadınlarla erkeklerin omuz omuza birlikte kazandığının; Halide Onbaşı’nın, Nezahat Onbaşı’nın, Şerife Bacı’nın, Erzurumlu Kara Fatma’nın, Halime Çavuş’un, Hafız Selman’ın, Gördesli Makbule’nin, Emir Ayşe’nin, Tayyar Rahmiye’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın daha binlerce kadın kahramanın farkında değildir. Başkanlığını yaptığı Meclis’in kadın - erkek eşitliğini sağlamakla yükümlü olduğunun ve sırf bu nedenle bir komisyon bile kurduğunun da farkında değildir. İsmail Kahraman, son tutumuyla o koltuğa layık biri olmadığını bir kez daha ispatlamıştır ve görevinden derhal istifa etmelidir.”

Değerli Meslektaşlarım,

Ekoloji mücadelelerinin geleceğimizi kazanma mücadelesi olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle, Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayan, Cerattepe’de madencilik faaliyeti yapan şirketin Ankara’daki binası önünde protesto eylemi gerçekleştirmek isteyen gruba karşı açılan ceza davasında, tüm sanıkların müdafii olarak ilk duruşmaya, meslektaşlarımla birlikte katıldık.

Değerli Meslektaşlarım,

Toplumsal sorunlarımız çok çeşitlidir. Şahsen önem verdiğim bir konuyu da paylaşmak isterim: 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü’nde bir bireyin daha hayata tutunmasında yardımcı olabiliriz!

Erken tanı ve özel eğilim ile yaşıtlarıyla aynı düzeyde yaşamını sürdürebilen bireyler sosyal hayatta sık sık ayrımcılığa uğruyor. Otizmli bireylerin sosyal hayatta daha aktif olmaları için düzenlenen kampanyalara destek olalım, “FARKINDAYIM” diyelim.

Değerli Meslektaşlarım,

İki güzel insanı, bir şairi ve hocaların hocası değerli bir hukukçuyu yitirdik.

Şiirleriyle duygulara hayat veren, çevirdiği dünya eserleriyle ufku genişleten, farklı türlerden yazılarıyla edebiyat dünyasına katkılar sunan; şair, gazeteci, çevirmen, oyuncu, yazar Ülkü Tamer’i saygıyla anıyorum. Bu kadar geniş bir yelpazede büyük işler yapmış bir duayeni kaybetmek, bizleri derinden yaraladı. Başımız sağ olsun.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi emekli öğretim üyelerinden ve Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yahya Kazım Zabunoğlu hocamız da vefat etti. Hocamıza Allah’tan rahmet, ailesine, meslektaşlarımıza ve tüm sevenlerine sabır dilerim.

Değerli Genç Meslektaşlarım,

“İlelebet Payidar Türkiye Cumhuriyeti” sempozyumunu başarı ile gerçekleştiren kurulumuza teşekkür ederiz. Bu sempozyum, Ankara Barosu’nun Atatürk’ün yolunda, çağdaş ve evrensel hukuk ilkeleri ile hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını koruyan ve yücelten çizgisini sürdüreceğinin bir göstergesi olmuştur.

Büyük Önder Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni gençlere emanet ederken kastettiği günler yakındır. O nedenledir ki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni bir kez daha, ama bu sefer ezberden değil, dikkatle ve özümseyerek okumamız gerektiğine inanıyorum. Büyük Önder’in gençliğe verdiği birinci vazife, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün naçiz vücudu toprağa karışalı çok oldu. Ama O’nun en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, gençlerin emanetçiliğinde ilelebet payidar kalacağından zerre kadar kuşku duymuyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

Bugün her zamankinden daha fazla birlikte olmaya ihtiyacımız var.

Mesleğimiz ve meslek örgütümüz tehdit altında!

‘BİR’liğimizden, beraberliğimizden, bilgimizden, birikimimizden ve cesaretimizden korkanlar, mesleğimizi ve meslek örgütlerimizi tehdit ediyorlar.

Gün, bilgiyle, tecrübeyle ve cesaretle BİRLİKTE direnme günüdür! Daha önce de bu saldırılar oldu, bölünmeyerek, birlikte direnerek başardık!

Hep birlikte, mesleğimizin geleceğini karartmalarına izin vermeyeceğiz! Baromuzu parçalamalarına müsaade etmeyeceğiz!

İlk günkü heyecanla ve tecrübeyle, yeniden ve yine, hep BİRLİKTE, siz değerli meslektaşlarımızın rehberliğinde meslek örgütümüzü savunmaya devam ediyoruz.

Desteğiniz sürdükçe de devam edeceğiz.

Saygılarımla.

Av. Hakan Canduran

Ankara Barosu Başkanı