Sevgili Meslektaşlarım
Demokratik olmayan siyasal sistemlerin, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerine hiçbir iddiaları yoktur. Bu bağlamda ortodoks komünist rejimlerdeki “sosyalist yasallık” ilkesi, yargıçlara, komünist partisinin ideolojik otoritesine tabi şekilde hukuku yorumlamalarını ve uygulamalarını dayatmıştır. Yine Naziler döneminde Alman mahkemeleri, ideolojik bastırmanın ve siyasal yıldırmanın aracı olarak kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak yargıçlar, yalnızca rejimin kendi siyasal ve ideolojik amaçlarını yerine getiren memurları haline gelmişlerdir.
Otoriter ve totaliter siyasal sistemlerin aksine, liberal/anayasal demokrasilerde hukukun temel işlevi, toplumun her bir bireyini, toplumun diğer bireylerine ve devlete karşı korumak ve böylelikle bireylerin hak ve özgürlüklerine tecavüz edilmesinin önüne geçmek olmakla, hukuk/yargı bağımsız, tarafsız olmak, bunun için de siyaset kurumunun üzerinde bulunmak durumundadır. O nedenle liberal/anayasal demokrasilerde, yargıçlardan, siyasi tarafsızlığa sıkı biçimde uymaları beklenir. Zira demokratik toplumlarda, hukukun otoritesi, onun siyasal olmayan karakterine bağlıdır. Bu bağlılık, hukukun, bağımsız ve tarafsız yargıçlar tarafından yorumlandığı ve uygulandığı kabulüne dayanır.
Liberal/Anayasal demokrasilerde hukukun/yargının siyasetin üzerinde olması, hukuk/yargı ile siyaset kurumları arasında mutlak bir ayrılığın, bu bağlamda kuvvetler ayrılığının kurulmasını zorunlu kılar. Esasen yargıçların, siyasetin üzerinde olmaları, doğal olarak hukuk ve siyaset kurumları arasındaki ayrılığın yaşamsal güvencesi olarak görülür.
Yargıçların siyasetin üzerinde olmaları, yani bağımsız ve tarafsız olmaları her şeyden önce sistemin; yargının, yasama ve yürütme organları ile devlete karşı bağımsız ve ideolojik olarak tarafsız biçimde kurulmasını ve işlemesini gerektirir.
Ülkemizde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bağlamında üzerinde çok fazla durulmayan, konuşulmayan, tartışılmayan husus, yargının devlete karşı bağımsızlığı ile ideolojik anlamda tarafsızlığıdır. Oysaki yargının devlete karşı bağımsızlığı ile ideolojik yönden tarafsızlığı, yargının yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsız olması kadar önemli ve yaşamsaldır.
Büyük Alman şairi ve oyun yazarı Friedrich Von Schiller’in tarihi anlamak, tarihi kişilerin savunduğu düşünceleri anlatmak amacı ile yazdığı üçlemenin arasında en ünlüsü olan ve kaderin haksızlığına uğrayan Elisabeth’in çıkarcı ve güvenilmez karakterinin tam zıddı bir kişiliğe sahip bulunan Maria Stuart’ın ölümünü konu alan ‘Maria Stuart’ isimli manzum oyununda, oyunun kahramanlarından birisi krala hitaben ‘Haşmetli Kralım! Sakın ola ki, devletin menfaatini korumayı adalet sanmayınız’ der.
Devletin bekası ve ulusal çıkarların korunması, en başta iktidar mevkiinde olanlar olmak üzere muhalefet konumunda bulunanların, asker veya sivil memurlar ile yurttaşların asli görevidir. Ama bu görevin yerine getirilmesi hukuksuzluğun ve keyfiliğin nedeni ve özrü olarak kabul edilemeyeceği gibi devletin menfaatini korumak adalet de sayılamaz.
Anayasamızın 10. maddesi hükmü gereğince, devlet de dahil olmak üzere yasa önünde her kişi ve kuruluş eşittir. Yine Anayasamızın 138/1.maddesi hükmü gereğince yargıçlar bağımsızdırlar ve hükümlerini Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre verirler. Buna ve liberal/anayasal demokrasilerdeki kabule ve anlayışa göre yargıçlar devlet memuru olmadıkları gibi, devletin hamisi veya vasisi de değildirler. O nedenle yargıçların, başlı başına bir amaç olarak yüceltilen devleti ve devletin çıkarlarını korumak gibi bir görevleri yoktur. Aksine düşünce yargıçların devletten bağımsız olmadıkları, ideolojik olarak devlete karşı bağımlı ve taraflı oldukları sonucunu doğurur. Bunun ise, yargıçların rejimin politik ve ideolojik amaçlarını yerine getiren memurları haline geldiği ortodoks komünist rejimlerden, Nazi Almanyasından, günümüzdeki totaliter veya otokrat rejimlerden çok fazla bir farkı yoktur.
Saygılarımla.
Av. Vedat Ahsen Coşar
Ankara Barosu Başkanı