ULUSUMUZUN İRADESİ YOK SAYILAMAZ

31 Mart Seçimleri ile birlikte ülkece içine girdiğimiz süreç tüm kamuoyunun bilgisi dâhilindedir. 

Ankara Barosu’nun yerel ve genel seçimler ile referandumlarda seçim güvenliğinin sağlanması için yüzlerce avukatıyla birlikte canla başla çalışması, neredeyse bir teamül halini almıştır. Bu çabamız, seçimlerin her türlü şaibeden uzak yapılması ve sonuçlandırılması noktasındaki bağımsız kurumsal duruşumuzun en büyük ispatıdır. Tam da bu sebeple, seçimden bu yana geçen süreçte yapılan itirazları bir vatandaş ve bir hukukçu olarak izliyoruz.

Ancak bugün itibariyle seçimlerden tam 10 gün geçmiştir ve tüm Türkiye, ulusun iradesinin yok sayılmaya çalışıldığı sistematik bir çabayı 10 gündür dehşetle izlemektedir. Seçimden önce sandık güvenliğinin tamamen sağlandığına yönelik bizzat iktidar partisi kurmaylarının söylemleri, seçim sonrasındaki eylemleriyle taban tabana zıttır. Bu durumda, aynı kişilerce seçimlerde şaibe yapıldığının iştahlı savunusu, bir taraftan da 10 gün önceki güven söylemlerinin yanında düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar yok sayılmaya çalışılan gerçeği bizzat ifşa eden bir niteliktedir. Zira F. Roosevelt’in dediği gibi; “Politikada hiçbir şey kazayla olmaz. Olmuşsa, öyle planlanmıştır.”.

Bu durumda; seçim sonrası süreçte YSK’nın içtihatlarının iller arasında farklı uygulanması, kolluk güçleri tarafından kapı kapı gezilerek seçmen kütüğü kontrolü adı altında işlem yapılması, açıklamalarla YSK’yı etkileme girişimleri nedeniyle bu açıklamayı yapmak, Avukatlık Kanunu 95. maddesi gereğince hem hakkımız hem de artık bizim büyük sorumluluğumuzdur.  

Anayasa’nın 79. maddesinde seçimlerin yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yürütüleceği hüküm altına alınmıştır. Seçim öncesinde 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun uyarınca düzenlenen ve kesinleşen seçmen kütüklerine ilişkin seçim sonrası ortaya atılan iddiaların hukuki bir değeri bulunmamaktadır. Kaldı ki, bizzat Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’nın basına yaptığı açıklamada sahte seçmen kütüğü  iddialarının asılsız olduğu seçim öncesinde belirtilmiştir. Tüm bunların üzerine seçimden sonra kesinleşmiş seçmen kütüklerinin kolluk tarafından İstanbul Büyükçekmece’de “kapı kapı gezilerek” kontrol edilmesinin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Yasal dayanak olmadan ulus iradesinin yok sayılma çabaları ise tarihten ve belleklerimizden silinmeyecektir. Çünkü oy vermek, bir “ses çıkarma hakkı”dır ve tam 10 gündür sesimiz kısılmaya, ses tellerimiz elimizden alınmaya çalışılmaktadır.

Biz hukukçular ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak tam 10 gündür demokrasinin varlık sebebi olan seçimlerin bağımsız yargı organlarına bırakılmış olmasının ve bağımsız yargının nasıl yaşamsal bir ihtiyaç olduğunun önemini bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Seçim Hukuku, belli başlı kuralların yanı sıra Yüksek Seçim Kurulu’nun oluşturduğu içtihatlarla ilerlemekte iken, bugün gelinen noktada, YSK’nın içtihatlarının bazı illerde farklı, İstanbul’da farklı uygulandığı öngörülemez bir lütuf sistemine dönüşmüştür.

Seçim sonuçlarıyla ilgili nihai kararı verecek olan YSK’dır. Ancak basına yansıyan haberlerde kolluğun, görevi olmamasına rağmen adeta “seçmen avına” çıkmış olması, “13 - 14 bin oyla seçim kazanılmaz” ya da “kamu vicdanını rahatlatmak için seçimin tekrarlanabileceği” gibi seçimi geçersiz kılmaya çabalayan ifadeler karar verecek olan bağımsız yargı organı YSK’yı etkileme ve hatta tahakküm altına alma girişimidir ve kabul edilemez. Pek tabii ki seçime giren her partinin itiraz hakkı bulunmakta, itirazların değerlendirilmesi de kanun ve içtihat hükümleri ile sınırlı olmakta ise de Yüksek Seçim Kurulu’nu baskı altına almaya çalışan ifade ve girişimlerin itiraz hakkı kapsamında olmadığı açıktır.

Üzülerek belirtmek zorundayız ki; Anayasa’ya göre demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yapısı, uzun zamandır tartışılır hale gelmiş olsa da bu tartışma, 31 Mart seçim sonrası süreçle maalesef ki hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tamamlanmıştır. Artık hiçbir tartışma yoktur ki, toplum iradesinin karşısına ve hatta üzerine bir kişinin iradesi getirilmeye çalışılmaktadır. Bunun en büyük delili ise “13-14 bin” oy farkından az olan yerlerde yapılan ve reddedilen her itiraz ile bugün artık 10 Nisan olmasına rağmen sonlandırılmamakta ısrar edilen kaotik belirsizliktir. 

Ankara Barosu olarak sesimizin kısılma çabalarını kabul etmediğimizi tüm kamuoyu önünde bir kez daha tekrarlıyoruz. Hukukun üstünlüğünün sağlanması için, demokratik hakkını kullanan ”ulusun iradesi” üstün tutulmalı, seçimin sonucu bir an önce kesinleştirilmeli, ulusun iradesini yok sayan ve hatta değersizleştiren ifadelere artık derhal son verilmelidir. 

ANKARA BAROSU BAŞKANLIĞI