TBB’NİN 34. OLAĞAN GENEL KURULU BAŞLADI

Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) 34. Olağan Genel Kurulu, 13 Mayıs 2017 Cumartesi günü TBB Av. Özdemir Özok Kongre ve Kültür Merkezi’nde başladı.

Genel Kurul’un açış konuşmasını, TBB Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu yaptı. Genel Kurul’da Divan Başkanlığı’na İstanbul Barosu Başkanı Av. Mehmet Durakoğlu, Başkan Vekilliği’ne Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran, üyeliklerine ise İzmir Barosu Başkanı Av. Aydın Özcan ve Düzce Barosu Başkanı Av. Azade Ay seçildi.

Genel Kurul’da Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran da bir konuşma yaptı. Av. Hakan Canduran, şunları söyledi:

“Öncelikle son günlerdeki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik hakaret ve iftiralara değinmeden geçmek istemiyorum. Tarihi gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmayan afaki iddialar, Atatürk’ü değil o iddia sahiplerini lekeler. Bu iftiraların, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milleti’nin gönlündeki vazgeçilmez yerine zarar vermesinin mümkün olmadığını bilmekteyiz. Yine de bu küstah iftiracıların hak ettikleri cezalara çarptırılmalarını sağlamak amacıyla Ankara Barosu olarak Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduk. Yüce Atatürk’ün aziz hatırasını korumayı, en öncelikle görevimiz kabul etmekteyiz.

Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulları, yetkisini Anayasadan alan kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleri olan barolarımızın birlik ve beraberliğini kuvvetlendirdiği, mesleki sorunlarımızın ve çözüm önerilerinin tartışıldığı bir platform elbette. Ancak sadece bu değil genel kurulun işlevi. Kanunla Barolarımıza ve Barolar Birliğine, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü savunma görevi verilmiştir. Kanun bize açıkça bu görevi vermemiş olsaydı bile insan hakları ve hukuk devletini savunmak ve topluma bu konuda öncülük etmek hukukçu ve özellikle avukat olmanın temel gereği, tarihsel sorumluluğudur.

Ayrıca Anayasal sistemimizde yürütme gücü, sadece yasama ve yargı ile dengelenip denetlenmez. Toplumu temsil görevi üstlenen sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri ve özellikle kamu kurumu niteliğindeki baroların toplum adına insan haklarını savunması, koruması, aynı zamanda anayasayı ve anayasal devleti savunmak demektir.

Yaklaşık bir yıl önce bir askeri darbe girişimi ile karşı karşıya kaldık. Bu darbe girişimini gerçekleştiren karanlık suç odağı ile mücadele etme amacına hasredilen ancak devamında hukuksuzluklarla karakterize olan Olağanüstü Hal sürüyor. Hukuk, bir önceki dönemde bir intikam alma aracına dönmüştü. Maalesef bu dönemde de tüm muhalifleri susturma, sindirme amacıyla bir cadı avına dönüşmüş durumda. Örneğin şu anda Türkiye’de cezaevinde bulunan gazeteci sayısı, tüm dünyada cezaevinde bulunan gazetecilerin üçte biri kadar. Olağanüstü Hal kapsamındaki KHK’ler ile üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenlerin sayısını takip dahi edemiyoruz. KHK ile görevlerinden uzaklaştırılan bir akademisyen ve bir öğretmenin sadece okullarına dönebilmek amacıyla başlattıkları oturma eylemi ve açlık grevleri 66. gününde olmasına rağmen hala hükümetten kayda değer bir ses gelmemiştir. Darbe girişimine ilişkin uygulamaların biran önce hukuki zeminine döndürülmesi ve ülkeyi keyfi yönetme aygıtı olarak kullanılan Olağanüstü Hal’in de derhal kaldırılması gerekmektedir.

Gazi Mustafa Kemal, soy adı ‘Atatürk’ü, Cumhuriyet kuruculuğu onurundan almıştır. ‘Atatürk’, Osmanlı Devleti’nin son döneminde istibdat rejimine karşı gelişen hürriyet mücadeleleri ile emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesinin değerleri olan, bağımsızlık çizgisinin liderine Türk Milleti’nin layık gördüğü isimdir. Atatürk, bağımsızlık ve Cumhuriyet’e inanan kadroları ile birlikte temeli laiklik, insan hak ve hürriyetleri ile demokrasi olan Cumhuriyet’i bize miras bırakarak geleceğe, çağdaş uygarlık hedeflerine yürüyüşümüzün sarsılmaz temellerini kurmuştur.

12 Eylül askeri darbesinin kara bulutları altında yapılan 1982 Anayasası, Türkiye Barolar Birliği’nin olağanüstü genel kurulunda tartışılmış; önceki baro başkanlarımızdan avukat ve çok değerli bilim insanı Prof. Dr. Muammer Aksoy, bu genel kurulda 1982 Anayasası için “…anayasal kuruluşumuzu, 1876 Anayasası’na kadar geri götürüyor…” demiştir.

1982 Anayasası için yapılan Türkiye Barolar Birliği Olağanüstü Genel Kurulu’nun sonuç cümlesi şöyledir: “Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu, tasarıyı, getirdiği kurum ve düzenlemelerle, halkın oyuna inanmayan ve genel olarak seçimi önemsemeyen, çoğulcu demokrasiye ve çağımızın tüm sosyal ve hukuksal değerlerine ters düşen, Türk Toplumu’nu çok gerilere ve çeşitli bunalımlara sürükleyebilecek nitelikte bulmaktadır. Bu haliyle tasarının düzeltilemeyecek bir öneri olduğu ve yeni baştan kaleme alınması gerektiği görüş ve inancındadır”.

1982 Anayasası ile uzun yıllar geçirdik ve demokratik bir yeni anayasa ihtiyacı, tüm toplum kesimlerinin ortak talebiydi. Bu talep doğrultusunda, 6771 Sayılı Kanun kabul edilene kadar toplam 18 değişiklik yapıldı ve özellikle 2001 değişiklikleri ile Türkiye Cumhuriyeti, Avrupalı bir demokrasi olma yolunda önemli adımlar attı.

Şu anda kanunlaşarak anayasa haline dönüşen 6771 Sayılı Kanun metni, özgürlük ve demokrasi yürüyüşünde esas aldığımız ve bizi Avrupalı bir demokrasi olmaya götürecek olan “insan hakları ve hukukun üstünlüğü” değerlerinden uzaklaştırıyor.

Gerek Barolar Birliği’nin Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri, gerek Ankara Barosu olarak bizler, bu geriye gidişe, insan hak ve hürriyetleri ile demokrasiyi savunmak üzere karşı çıktık.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın bu süreçte insan hak ve hürriyetleri ile demokrasiyi savunma üzerinde şekillenen, anayasal bilgilenme hakkına dayalı çalışmaları, gerçekten de takdire şayandır. Olağanüstü Hal koşullarına, tüm devlet aygıtının evet lehine seferber edilmesine, hayır görüşünün ana akım medyada yer bulamamasına karşın, dünya görüşü ne olursa olsun bu değişikliğe karşı ihtar mahiyeti taşıyan ‘Yüksek Seçim Kurulu’nun şaibeli rakamlarına göre’ yüzde 49 oranındaki ‘hayır’ iradesinde, TBB ve baroların çalışmalarının payı yadsınamaz.

Hepimizin haklı itirazlarına rağmen YSK, hukuka uygunluğunu hiçbir kesimin savunamadığı kararı ile referandum sonuçları üzerine gölge düşürmüştür. Olağanüstü Hal koşullarında yapılan ve anayasa değişikliği referandumlarında taşıması gereken standartları taşımadığı için ‘plebisit’e dönen bir referandum sonucunda bile yüzde 51’lik oranla gerçekleşen, siyasal ve toplumsal meşruiyet sorunları yaratan bu değişiklikler, Türkiye’deki Anayasa tartışmasını sonlandıramamıştır.

Anayasa değişikliğinin, bir partili cumhurbaşkanı ve onun etrafında şekillenen bir parti devleti anlayışına geçişe karşılık geldiğini anlamak zor değildir. Bu değişikliğin, kuvvetler ayrılığı ilkesini, demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelesinin temel konusu haline dönüştüreceği açıktır.

Şeklen bir hükümet sistemi değişikliği söz konusudur ve devlet biçimi olarak Cumhuriyet muhafaza edilmektedir. Ancak ‘her ne kadar Danıştay Başkanı aksi fikirde olsa da’ bu hükümet sisteminin dünyada örneği olmayan bir tür kuvvetler birliği sistemi olduğunda Anayasa hukukçuları neredeyse hemfikirdir. Anayasa hukukçularının görüşleri, yürütme gücünü tekleştiren bu sistemde, diğer güçlerin de yürütme gücünde, dolayısı ile tek bir kişide toplanacağı yönündedir. Bu nedenle de sistem ‘cumhurbaşkanı kontrolünde yasama meclisi sistemi’ ya da ‘mutlaki cumhurbaşkanlığı sistemi’ olarak adlandırılmaktadır.

Hal böyle olunca rejimin değişip değişmediği de tartışma konusudur. Bu değişiklikle öngörülen hükümet sistemi, egemenliğin kullanım ilkesini değiştirerek kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyorsa bu bir tür rejim değişikliği sonucunu doğuracaktır.

Bu tartışmanın en önemli alt başlığı, TBMM’nin yasama yetkisinin, tek elde toplanmış yürütme gücüne devredilip devredilmediğidir. Cumhurbaşkanı’na verilen kararname çıkarma yetkisi, TBMM’nin ara vermelerden sonra Cumhurbaşkanı’nın çağrısı ile toplanması, münhasıran yasama gücüne ait olması gereken bütçe yetkisinin kullanımında bütçe kanunu teklif hakkının Cumhurbaşkanı’na verilmesi ve Meclis bütçe kanunu çıkarmazsa Cumhurbaşkanı’nın önceki yıl bütçesi ile yürütmeye devam edebilmesi, yasama gücünün etkisizleştirildiğinin kanıtlarıdır.

Bu kanıtları Türkiye’de hakim olan, katı lider egemenliğine dayalı siyasal partiler sistemini gözeterek Cumhurbaşkanı’na aynı zamanda partisinin de başkanı olma olanağı veren ve Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinin de aynı anda yapılmasını öngören düzenleme ile birlikte değerlendirdiğimizde karşı karşıya kalacağımız rejimin, yürütme gücünü şahsında toplayan kişiye bağlı bir otokrasi olmayacağını, en azından buna imkan vermeyeceğini söylemek gerçekten zordur.

Kabul edilen yeni modelde denge ve denetleme mekanizmalarının bulunmaması, Cumhurbaşkanı’nın üst düzey kamu görevlilerini, elçileri atama süreçlerinde Meclis denetimine olanak tanınmaması, özetle Cumhurbaşkanı’nın siyasi sorumsuzluğu muhafaza edilerek sadece ceza hukuku yönünden kullanılması neredeyse imkansız olan bir suçlama mekanizması öngörülürken bir denge ve denetleme organı olarak Meclis’in yasama dönemi boyunca devre dışı bırakılması da sistemin diğer arızalarıdır.

Mevcut Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu üye sayısını azaltarak Hakimler ve Savcılar Kurulu’na dönüştüren düzenlemeye dönük eleştiriler, yargının, verilen atama yetkileriyle birlikte artık tümüyle bir kişiye, monist yürütme gücüne bağlandığı yönündedir. 2010 Anayasa değişikliği referandumu ile Anayasa’nın birden çok maddesi değiştirilmiş ancak temelde yargının yeniden dizaynı hedeflenmişti. Bunun olumsuz sonuçlarını, 15 Temmuz darbe girişimi ile gördük. Şimdi de haklı olarak, benzer şekilde referandumla yürürlüğe giren düzenlemenin temel amaçlarından birinin, yargının yeniden ve mevcut egemen gücün isteğine göre şekillendirilmesi olduğu ortadadır.

Ankara Barosu, tarihi boyunca hiçbir organ, makam, kişi ya da kuruluş karşısında eğilmemiştir. Bundan sonra da eğilmeyecek ve bu soruları sormaya devam edecektir. Ankara Barosu avukatları olarak, bağımsız savunmanın; evrensel insan haklarının ve özgürlüklerin; hukukun üstünlüğünün; demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin savunucusu olmaya devam edeceğiz.

İçinden geçtiğimiz sürecin, çocuklarımızın geleceğini ipotek altına alan tarihi önemi nedeni ile Türkiye Barolar Birliği’nin mesleğimizle ilgili çok önemli çalışmalarına, faaliyet raporuna değinemedim. Ancak eğer bu ülkede kuvvetler ayrılığı olmazsa; bu ülkede toplumsal mutabakata dayanan bir anayasa yapılamazsa; hukukun üstünlüğü, insan hakları ve evrensel hukuk kuralları çerçevesinde bir hukuk sistemi ve devlet yapısı oluşturulamazsa; dayanağı bu temel değerler olan avukatlık mesleğinin kağıt üstünde kalacağı gözetildiğinde bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Elimizden geldiğince katkı sunduğumuz faaliyet raporundaki çalışmalar, avukatlık mesleğinin geleceğine dair ortak bakış açımızdan türeyen ve başarılı sonuçlar elde ettiğimiz kollektif emeğimizdir.

Bu düşüncelerle Genel Kurulumuza Ankara Barosu adına başarılar diliyorum.”

 

TARİH: 13 Mayıs 2017

YER: TBB Av. Özdemir Özok Kongre ve Kültür Merkezi