2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ REFERANDUMU ULUSLARARASI SEMPOZYUMU BAŞLADI

Ankara Barosu tarafından düzenlenen 2017 Anayasa Değişiklikleri Referandumu Uluslararası Sempozyumu, 24 Mart 2017 Cuma günü Point Hotel’de başladı.

Sempozyum, Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran ile Ankara Barosu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Av. Yekta Güngör Özden’in açış konuşmasıyla start aldı. Av. Hakan Canduran, açış konuşmasında şunları söyledi:

“Bu sempozyumda bir araya gelmemizin nedeni, 16 Nisan’da halkoyuna sunulacak olan 6771 sayılı Kanun. Bu Kanun referandumda kabul edilirse anayasal düzenimizde meydana gelecek muhtemel değişiklikleri anayasa hukuku bağlamında; kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler, hükümet sistemi, siyasal rejim, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ilkesi ve idari teşkilata etkileri bakımından enine boyuna ele almak için bu sempozyumu düzenledik. Cevap aradığımız esas soru ise bu Kanun referandumda kabul edilerek yasalaştığında gerçekte bir anayasamız olup olmayacağı…  Elbette şeklen bir anayasamız olmaya devam edecektir. Ama bu ‘sözde anayasa’ mı ‘maddi anlamda bir anayasa’ mı olacak; temelde bu soruya cevap bulmak istiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, anayasal bir devlet mi olacaktır, yoksa sadece şeklen anayasalı bir devlet mi?

Anayasa hukuku biliminin ortak diliyle konuşacağımız bu toplantıda ortaya konulacak farklı, müspet ya da menfi değerlendirme ve tespitlerin, bu sorunun yanıtını berraklaştıracağını, karşı karşıya olduğumuz anayasa değişikliğinin açığa çıkaracağı tabloyu berrak bir şekilde gözler önüne sereceğini umuyoruz.

Anayasa, yazılı bir kâğıt parçası yahut alt alta dizilmiş kurallar manzumesi değildir. Anayasa demek, bir toplumda temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması ve kuvvetler ayrılığı demektir. Anayasacılık hareketleri içinde Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16’ıncı maddesi ile anayasanın varlık ve yokluk koşulu ilan edilmiştir: ‘Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa da yoktur.’

Bu ilkeyi mihenk taşı yaptığımızda geçebilen Anayasa değişikliği teklifi, bizi anayasal devlete, demokratik anayasaya götürür. Geçemeyen ise niyetlerden bağımsız olarak, özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına… İki gün 4 ayrı oturum şekilde yürüteceğimiz tartışma, 6771 sayılı Kanun’u anayasanın varlık ve yokluk koşulu yönünden sınamaya da vesile olacaktır.

Anayasa süreci, olağanüstü hal devam ederken Sayın Devlet Bahçeli’nin ‘fiili durumu hukukileştirmek gerektiği’ açıklaması ile başladı. Başladı ama kanunun hazırlık süreci demokratik bir anayasa kamuoyu oluşturulmaksızın yürütüldü. Bir defa kanun, aleni bir şekilde hazırlanmadı; kanunu hazırlayanlar kapalı kapılar ardında hazırlığı tamamladılar. Sonuçta, toplumun önüne hiç tartışılmaksızın çıkarılan ve metnini hazırlayanların da kimler olduğu bilinmeyen bir kanun 16 Aralık 2016 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu.

Kanun, Meclis’e demokratik bir anayasa kamuoyu oluşmaksızın alelacele getirilmekle kalmadı; teklif yasalaşırken Meclis’te de acele edilerek, toplumun teklif yasalaşırken bilgilenmesine ve tartışmasına izin verilmedi. TBMM’deki görüşmeler, yeterli aleniyet sağlanmaksızın gerçekleşti. Meclis televizyonu yayın yapmadı; gece yarılarına sarkan görüşmeler inatla sabahlara kadar sürdürüldü. Teklif oylanırken bazı milletvekilleri gizli oy ilkesini ihlal ettiler. Sonuçta, kamuoyu içeriği hakkında yeterli bir bilgilenme yaşamadan teklif, 6771 sayılı Kanun olarak referanduma sunulmak üzere yasalaştı.

Yasalaştı ama aslında sanki o kadar da acelesi yoktu Meclis çoğunluğunun. Çünkü kanun, birkaç hafta Cumhurbaşkanı’na sunulmak üzere Meclis Başkanlığı’nda bekletildi. Bu süre, Meclis’te tartışmaların kamuoyunu aydınlatıcı şekilde sürdürülmesi için kullanılabilirdi.

Olağanüstü hal koşullarında hazırlanan ve OHAL koşullarında TBMM’de görüşülüp yasalaştırılan 6771 sayılı Kanun’un, özgür bir anayasa tartışması ile demokratik anayasa kamuoyu içinde şekillendiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü anayasanın nasıl yapıldığı, en az içeriği kadar önemlidir.

Bu acele karşısında teklif hakkındaki değerlendirmeler de ancak aceleyle yapılabildi. Bilimsel bir toplantıyı da nihayet şimdi, işte Kanun referanduma sunulmuşken yapabiliyoruz. Bu nedenle, daha içeriğini tartışmadan bile hazırlanışı itibari ile anayasa hukuku literatüründe ‘tuzak anayasa’ diye adlandırılan bir anayasa yapım süreciyle mi karşı karşıya olduğumuz sorusu, tartışılması gereken haklı ve yaygın bir sorudur.

Referandum sürecine baktığımızda da evet görüşü ile hayır görüşünün eşit bir şekilde kendisini ifade edebildiği bir referandum sürecinden geçtiğimizi, gönül rahatlığı ile söyleyemiyoruz.

Olguları sıralarsak;

-OHAL yürürlükten kaldırılmamıştır; referanduma OHAL koşullarında gidiyoruz.

-Ana akım medyada her iki görüş eşit şekilde temsil edilmiyor; hayır görüşüne neredeyse hiç yer verilmiyor; sınırlı sayıda gazete, internet sitesi ve televizyonda hayır görüşü yer bulabiliyor.

-Kimi kamu görevlileri evet lehine propagandaya destek verirken hayır propagandasını yasaklama yoluna gidiyor.

-Anayasal statüsü gereği tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı, değişiklik lehine kampanya yürütüyor.

-Evet görüşünü savunanlar bir referandum sürecinde değilmişiz de ülkemizin beka sorununu çözecek bir istiklal mücadelesinde imişiz gibi halkı vecde getirici ve hayır oyu kullananların suç işlemiş olacağı havası uyandıran bir propaganda süreci yürütüyor.

Bunlar çoğaltılabilir. Bu olgular bile referanduma baskı koşulları sürerken gidildiğine, evet görüşünü savunanların referandumda amaç saptırması içeren propagandayı yeğlediklerine, serbest bir tartışma ortamı olmadığına dair görüşlere dayanak oluşturmaya yetiyor. Öyle olunca da anayasa değişikliğinin içeriğinden önce, karşı karşıya olduğumuz bir referandum mu yoksa bir plebisit mi olduğu sorusu önümüze bilimsel olarak geliyor.

Bu sorular duruyor durmasına da çok değil 20 gün sonra oylayacağımız 6771 sayılı Kanun da önümüzde. Haliyle Kanun’un esasını, maddesini de konuşmamız gerekiyor. Kanun’un gerekçesinde deniyor ki; Türkiye’deki parlamenter sistem tıkanmıştır, istikrar üretmiyor. Bu nedenle de istikrarın sağlanması için hükümet sistemi değişikliğine ihtiyaç vardır. Bu anayasa değişikliği ile getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, istikrarı sağlayacak rasyonelleştirilmiş bir hükümet sistemidir. Gerekçede vurgulanan bir diğer husus, mevcut sistemin vesayet odakları ürettiği, önerilen hükümet sisteminin vesayet odaklarına izin vermeyeceğidir. Özetle 6771 sayılı Kanun’un hükümet sistemi değişikliği getirdiği; yürütmedeki iki başlılığı ortadan kaldırarak yürütmeyi güçlendirdiği ve vesayet sistemine son verildiği iddia ediliyor.

Türkiye’de parlamentonun en bölünmüş olduğu dönemlerde dahi hükümetler kurulmuştur. Bu bakımdan parlamenter demokrasimizin istikrar üretmediği argümanı doğru değil. Başkanlık sisteminin istikrar getireceği argümanı da Latin Amerika deneyiminden ve Linz’in çalışmalarından biliyoruz ki hiç doğru değil…  Yine de bu argüman doğru kabul edilse dahi gerekçe daha büyük bir sorun içeriyor.

Gerekçesi ile birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde referanduma sunulan Anayasa değişikliği, Anayasa’nın hem lafzına hem ruhuna aykırıdır. Yürürlükteki Anayasanın 6’ıncı maddesine göre egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve Türk Milleti, egemenliğini Anayasal organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. 6771 sayılı Kanun’un gerekçesi incelendiğinde, vesayetten kast edilenin ‘egemenliğin anayasal organlar eliyle kullanılması’ olduğu açıkça görülmektedir.

Kanun lehine görüş açıklayan TBMM üyeleri, sözlerinin anayasal sonuçlarının farkında olarak ya da olmayarak görüşmeler sırasında aynen ‘Türk Milleti artık egemenliğini seçimle kullanacak’ demişlerdir. Vesayet sisteminin aşılmasından kast edilenin bu olduğu neredeyse değişikliğin savunucularının tamamı tarafından açıkça ifade edilmiştir. Yöneticilerin seçimle gelmesi, anayasal bir ilkedir; demokratik anayasal bir rejimde elbette seçim kazananlar yönetecektir. Ancak seçimle anayasal egemenlik, asli kurucu iktidar devredilemez.

TBMM’de yapılan konuşmalardan ne yazık ki açıkça anlaşıldığı üzere, değişiklik sonucunda egemenliğin anayasal organlar eliyle kullanılacağı hükmü ölü hüküm haline dönüşecek; egemenliğin kullanılması seçimle, tüm yargı sistemini sahip olduğu atama yetkisi yoluyla kolaylıkla tahakkümü altına alabilecek bir kişiye ve şimdilik yaşama gücünü kısmen elinde tutması öngörülen TBMM’ye devredilecektir. Demokratik anayasal rejimde seçimlerle yapılan sadece ve sadece yürütme yetkisi ve yasama yetkisini anayasa ile kayıtlı/sınırlı olarak kullanacak anayasal organların oluşturulmasıdır. Aksi, demokratik anayasal rejimlerde düşünülemez bile.

Baromuz da 6771 sayılı Kanun’u kabul eden milletvekillerinin vesayet kaynağı saydığı anayasal organlardan biridir. Zira yetkisini, Anayasa’nın 135’inci maddesine göre kanunla kurulmuş bir meslek kuruluşu olmasından alır. Barolara görüş sorulmaması bizce basit bir ihmal değil. Kuruluş kanunumuzda var; bu konularda görüş bildirmek bizim görevimiz; Anayasanın 135.maddesinin verdiği yetkiye göre de bize görüş sorulması gerektiği düşüncesindeyiz.

Ancak sadece bize mi, az önce söyledim; hiçbir kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütüne de üniversitelere de anayasa hukukçularına da sorulmadı. Sivil topluma da sorulmadı.

Anayasal sistemimizde, yürütme gücü sadece yasama ve yargı ile dengelenip denetlenmez; Anayasamızda merkezi ve yerinden yönetim ilkesi birlikte benimsenerek bir kısım yürütme işleri yerinden yönetimlere bırakıldığı gibi meslek örgütleri için de benzer bir ilke benimsenmiştir. Bu ilkeye göre, sadece mesleki işlerin düzenlenmesi değil ‘hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak’ da baroların nitelikleri arasında sayılmıştır.

İnsan haklarını savunmak ve korumak, aynı zamanda anayasayı, anayasalı devleti değil anayasal devleti savunmak demektir.

6771 sayılı Kanuna getirilen temel eleştirilerden biri, bu Kanun’un yasalaşması halinde bir rejim değişikliğinin gerçekleşeceğidir. Rejim değişikliği iddiası, iki bilimsel argümana dayanıyor. İlki, önerilen hükümet sistemi, az önce açıkladığım şekilde egemenliğin kullanım ilkesini değiştirerek kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıyorsa bu bir tür rejim değişikliğidir, önermesi. İkincisi ise daha köklü bir argüman: Cumhuriyet’in kurucu iradesinin, asli kurucu iktidarın değiştirildiği önermesi. Anayasa hukukçuları arasında teknik olarak bunun bir rejim değişikliği olarak nitelenemeyeceğine, ancak açığa çıkacak kuvvetler birliği sisteminin bu türden sonuçları olabileceğine dair görüşler varsa da bu iki argüman da bana göre hiç yabana atılır değildir.

Şeklen bu Kanun bir hükümet sistemi değişikliğidir ve devlet biçimi olarak Cumhuriyet muhafaza edilmektedir. Ancak bu Kanun’la dünyada örneği olmayan bir tür kuvvetler birliği sistemi getirilmektedir. Evet görüşünü savunanlardan bir kısmı, bunun rasyonelleştirilmiş bir başkanlık hükümeti sistemi olduğunu ileri sürse de benim izleyebildiğim kadarı ile anayasa hukukçuları arasındaki yaygın kanı, 6771 sayılı Kanun yasalaşırsa ortaya çıkacak hükümet sisteminin sert güçler ayrılığına dayalı bir başkanlık sistemi olmayacağı, aksine yürütme gücünü monistleştiren bu sistemde, diğer güçlerin de yürütme gücünde, dolayısı ile tek bir kişide toplanacağı yönündedir.

Bu tartışmanın en önemli alt başlığı, TBMM’nin yasama yetkisinin monistleştirilmiş yürütme gücüne devredilip devredilmediğidir. Cumhurbaşkanı’na verilen kararname çıkarma yetkisi, TBMM’nin ara vermelerden sonra Cumhurbaşkanı’nın çağrısı ile toplanması, münhasıran yasama gücüne ait olması gereken bütçe yetkisinin kullanımında bütçe kanununu teklif hakkının Cumhurbaşkanı’na verilmesi ve Cumhurbaşkanı’nın Meclis bütçe kanunu çıkarmazsa önceki yıl bütçesi ile yürütmeye devam edebilmesi, Cumhurbaşkanı’nın zorlaştırıcı veto yetkisi vb. yasama gücünün etkisizleştirildiğine sunulan kanıtlardan bazıları.

Bu kanıtları Türkiye’de hakim olan katı lider egemenliğine dayalı siyasal partiler sistemini gözeterek, Cumhurbaşkanı’na aynı zamanda partisinin de başkanı olma olanağı veren ve Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinin de aynı anda yapılmasını öngören düzenleme ile birlikte değerlendirdiğimizde karşı karşıya kalacağımız rejimin, yürütme gücünü şahsında toplayan kişiye bağlı bir otokrasi olmayacağını, en azından buna imkan vermeyeceğini söylemek gerçekten zordur.  

Zaten bu nedenlerle 6771 sayılı Kanun’un demokratik, güçler ayrılığına dayanan bir başkanlık hükümeti sistemi getirmediği; dünyada mevcut demokratik hükümet sistemleri içinde görülmemiş bir kuvvetler birliği sistemini düzenlediği ileri sürülmektedir. Başkanlık sisteminde yer almayan fesih yetkisinin karşılıklı seçimleri yenileme yetkisi olarak 6771 sayılı Kanunda düzenlenmiş olması, Kanun’un öngördüğü hükümet sisteminin demokratik bir başkanlık hükümeti sistemi olmadığına dair sunulan temel kanıtlardan biridir.

6771 sayılı Kanunun önerdiği modelde, denge ve denetleme mekanizmalarının bulunmaması, Cumhurbaşkanı’na üst düzey kamu görevlilerini atama, elçileri atama süreçlerinde Meclis denetimine olanak tanınmaması, özetle Cumhurbaşkanı’nın siyasi sorumsuzluğu muhafaza edilmesi, sadece ceza hukuku yönünden kullanılması neredeyse imkansız olan bir suçlama mekanizması öngörülürken bir denge ve denetleme organı olarak Meclis’in yasama dönemi boyunca devre dışı bırakılması da sunulan kanıtlar arasındadır.

Üst düzey kamu görevlilerinin atanması yanında tüm bir yürütme gücünü tek başına temsil edecek Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin örgütünü, idareyi tek başına çıkaracağı kararnameler ile düzenlemesi de çokça tartışılan bir konudur ve bu, idare hukuku bakımından 6771 sayılı Kanun’un getirdikleri, bu konuya münhasır bir oturumda tartışılacaktır.

6771 sayılı Kanun’un en çok tartışılan düzenlemesi mevcut Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu, üye sayısını azaltarak Hakimler ve Savcılar Kurulu’na dönüştüren düzenlemesidir. Eleştiri, yargının verilen atama yetkileriyle birlikte artık tümüyle bir kişiye, monist yürütme gücüne bağlandığı yönündedir. Gerçekten de 6771 sayılı Kanun’un öngördüğü HSK’da, yargı ne yazık ki temsil edilmemektedir.

6771 sayılı Kanun’a yönelen eleştirilerden biri de bunun suistimalci bir anayasa değişikliği olup olmadığıdır. 2010 Anayasa değişikliği referandumu ile Anayasa’nın birden çok maddesi değiştirilmiş ancak temelde yargının yeniden dizaynı hedeflenmişti. Bunun olumsuz sonuçlarını, 15 Temmuz Darbe Girişimi ile gördük. Şimdi de haklı olarak, benzer şekilde referandumla yürürlüğe derhal girecek olan düzenleme, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na ilişkin düzenleme olduğundan, amacın yargının yeniden dizayn edilmesi olup olmadığı sorulmaktadır. 

Öte yandan teklifi hazırlayan partilerden Milliyetçi Hareket Partisi Başkanı Devlet Bahçeli, Anayasa sürecinin en başında, 6771 sayılı Kanun’u fiili duruma hukuki çerçeve kazandırmak diye gerekçelendirdi. Adalet Bakanı da Cumhurbaşkanı’nın 2015 Ağustos’unda Rize’de yaptığı konuşmada ‘yağmurda ıslanmak’ imgesi ile ilan ettiği fiili durumun bir gerçeklik olduğunu gayet veciz şekilde, ‘Fiili başkanlık durumu yok mu? İstediğiniz kadar yok deyin, var’ diyerek vurguladı. Dolayısıyla 6771 sayılı Kanun’un istikrar için mi, fiili duruma sebebiyet veren Sayın Cumhurbaşkanı’nın mevcut konumunu hukukileştirmek için mi yapıldığı da çokça sorulan bir sorudur.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin 2007 değişikliğinden sonra hükümet sisteminde değişiklik olup olmadığına ilişkin tartışmalarda, kişiye özel bir başkanlık rejimi tasarımının otokrat bir rejime yol açabileceğine dair yüzerce makale okudu. Ve bugün de sanki bu makalelerde vurgulanan sonuca doğru koşan bir referandum sürecindeymişiz gibi geliyor.

Ankara Barosu’nun Anayasa ve Kanun’dan doğan görevi, insan haklarını korumak ve savunmaktır. Elbette Ankara Barosu, Anayasa ve Kanun’dan doğan görevini ifa edecektir.”

Sempozyumun ilk gününde, Anayasa Hukuku Bakımından 6771 Sayılı Kanun - 1 ve Halkoylaması ve Yargı Bağımsızlığı Bağlamında 6771 Sayılı Kanun oturumları yapıldı.

Moderatörlüğünü Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran’ın üstlendiği Anayasa Hukuku Bakımından 6771 Sayılı Kanun - 1 oturumuna, İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, Venedik Komisyonu Üyesi Prof. Dr. Boguslaw Banaszak, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selin Esen ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nur Uluşahin konuşmacı olarak katıldı.

Moderatörlüğünü Ankara Barosu Başkan Yardımcısı Av. Erinç Sağkan’ın üstlendiği Yargı Bağımsızlığı Bağlamında 6771 Sayılı Kanun oturumunda ise Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Anayurt, Litvanya Anayasa Mahkemesi Emekli Üyesi Prof. Dr. Toma Birmontiene, Anayasa – Der Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tolga Şirin konuştu.

Yoğun ilgi gören sempozyumu, Ankara Barosu Saymanı Av. Evrim Dost, Yönetim Kurulu üyeleri Av. Hamit Baykara, Av. Ayşe Köseyener, Av. Şırahbil Emre Acer, Av. Özgür Ökmen, Av. Birgül Tavşan Kayıran ve Av. Çağrı Ayhan Şenel de izledi.

 

 

TARİH: 24 Mart 2017

YER: Point Hotel Ankara