Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

AİHM KARARI - DAVRAN
Bu Duyuruyu Yazdırın
Geri Dön

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ 

İKİNCİ DAİRE   

DAVRAN -TÜRKİYE DAVASI 
 
 

(Başvuru no: 18342/03) 
 
 
 

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ 
 
 
 
 

STRAZBURG 
 
 

3 Kasım 2009 
 
 
 
 
 
 
 
 

İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
 

USUL  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (18342/03) no’lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Ahmet Davran’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 24 Mayıs 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  

Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından A. Alparslan tarafından temsil edilmektedir.  

 

OLAYLAR  

I.  DAVANIN KOŞULLARI  

Başvuran, 1960 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Midyat’da İcra Müdürü olan başvuran, olayların meydana geldiği dönemde görevi kötüye kullanmaktan Midyat cezaevinde hapis cezasını çekmekteydi. Başvuran hakkında aynı suçtan dolayı eşzamanlı olarak cezai kovuşturma başlatılmıştır.  

30 Aralık 1994 tarihli bir iddianame ile Midyat Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı, başvuranı, belgede sahtecilik yapmak ve rüşvetle suçlamış ve mahkumiyetini talep etmiştir.  

18 Mayıs 1995 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı hapis cezasına mahkum etmiştir.  

15 Kasım 1995 tarihli bir kararla, Yargıtay, 18 Mayıs tarihli kararı bozmuş  ve olayların hukuki değerlendirilmesinin yeniden incelenmesi amacıyla davayı ilk derece mahkemesine göndermiştir.  

30 Mayıs 1996 tarihinde alınan bir kararla, başvuranın gaybubetinde, Ağır Ceza Mahkemesi, görevin kötüye kullanılmasını cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca başvuranı yeniden hapis cezasına mahkum etmiştir  

Başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunun ardından, 13 Kasım 1997 tarihinde, Yargıtay, Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesinin uygulanmasını haklı kılmak için yeterli gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, 30 Mayıs tarihli kararı bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine göndermiştir.  

Savunmasını  almak amacıyla başvuranı bulmak için yapılan çok sayıda arama sonuçsuz kalmıştır.  

7 Ağustos 2000 tarihinde, başvuran, yazılı olarak ek savunmasını  sunmuş ancak kendisi bulunamamıştır.  

Polatlı  Valiliği’nin başvuranı arama çerçevesinde Polatlı  Savcılığı’na gönderdiği, 1 Mayıs 2001 tarihli mektuba göre, başvuran, Baro’ya kayıtlı olduğu Bursa’da avukatlık yapmaktaydı.  

Farklı  duruşmalarda, başvuran hakkında, çok sayıda tevkif müzekkeresi çıkarılmıştır.  

31 Mayıs 2001 tarihli bir kararla (başvuru no: 1997/96), Ağır Ceza Mahkemesi, avukatın hazır bulunmadığında ve gıyaben sahtekarlık ve görevi kötüye kullanmaktan başvuranı, dört yıl hapis cezasına mahkum etmiştir. Belirtilen son adreste başvuranın bulunmaması nedeniyle, Ağır Ceza Mahkemesi, Emniyet yetkililerinin başvuranın bulunması için gerekli çalışmaları yapmasına hükmetmiştir.  

Sözkonusu süre zarfında, sahte avukatlık belgesi düzenlediği suçlaması  ile başvuran hakkında başka bir ceza davası açılmıştır.  

17 Eylül 2001 tarihinde İstanbul’da polis tarafından yakalanan başvuran, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararı ile 18 Eylül 2001 İstanbul cezaevine konmuştur. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu yakalamadan haberdar edilmemiştir.  

Başvuranın yerinin tespit edilememesi nedeniyle, Ağır Ceza Mahkemesi, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 28. maddesi uyarınca, 31 Mayıs 2001 tarihli kararın, ilanen tebliğ edilmesine karar vermiştir.  

Mahkumiyet kararının özeti, 26 Aralık 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Ayrıca karar, 12 Kasım’dan 13 Aralık 2001 tarihine kadar Mahkeme’de afişe edilmiştir.  

Temyiz başvurusunda bulunulmadığından, 11 Ocak 2002 tarihinde karar nihai hale gelmiştir.  

Belirtilmeyen bir tarihte, Ağır Ceza Mahkemesi, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararı ile başvuranın 18 Eylül 2001 tarihinde tutuklandığını ve halen İstanbul Cezaevi’nde tutuklu bulunduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla Ağır Ceza Mahkemesi, ifası için nihai hale gelen kararı İstanbul Savcılığı’na iletmiştir. 13 Şubat 2002 tarihinde, İstanbul Savcılığı, hapis cezasını yerine getirmiştir. Başvuran, mahkumiyetinden 16 Nisan 2002 tarihinde müddetname aracılığı ile haberdar olmuştur.    

18 Nisan 2002 tarihinde, başvuran, ilan yoluyla tebliğinin geçerliliğine itiraz etmiş ve temyiz başvurusunda bulunmayı talep etmiştir. Başvuran, öncelikle, Resmi Gazete’nin tebliğ değerindeki karar ilanının amaçları çerçevesinde yasa ile öngörülen gazeteler arasında yer almadığını ileri sürmüştür. Başvuran, bu bağlamda AİHM içtihadına atıfta bulunmaktadır. Başvuran, ilanın yayımlandığı tarihte tutuklu bulunduğunu sözlerine eklemiştir. Başvuran, 31 Mayıs 2001 tarihli kararın, ilan verilmesi yerine hapishaneye tebliğ edilebileceğini sözlerine eklemiştir.  

2 Mayıs 2002 tarihli bir kararla, sözkonusu talep, ilan yoluyla yapılan sözkonusu tebliğinin yasaya uygun olduğu gerekçesi ile reddedilmiştir ve temyiz talebi ilan tarihinden itibaren işlemeye başlayacak on beş günlük yasal süreyi aşmıştır.  

Sözkonusu karar, 26 Eylül 2002 tarihinde, Yargıtay tarafından onanmıştır. Yargıtay kararı başvurana, 18 Aralık 2002 tarihinde tebliğ edilmiştir.  

Sözkonusu süre zarfında, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.  
 
 
 

HUKUK  

I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ  İDDİASI HAKKINDA  

Başvuran usul müddetine uymadığı gerekçesiyle temyiz başvurusunun reddedilmesinin bir mahkemeye erişim ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlaline yol açtığını ileri sürmektedir. 

Başvuran ayrıca Midyat Ağır Ceza Mahkemesi önündeki cezai yargılama sürecinin uzunluğundan şikayetçi olmakta, bu bağlamda AİHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunmaktadır. 

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin     

1. Yargı sürecinin uzunluğu 

AİHM sözkonusu yargı sürecinin 31 Mart 2001 tarihinde tamamlandığını, kararın 11 Ocak 2002 tarihinde kesinleştiğini ve 16 Nisan 2002 tarihinde başvurana tebliğ edildiğini not etmektedir. AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen süre mevcut başvuruda sözü edilen bu son tarihin dies a quo ilk gününden itibaren başlamaktadır. Bu doğrultuda başvuru gecikmeli olarak 24 Mayıs 2003 tarihinde yapılmıştır. Bu nedenle usul müddetine ilişkin bu şikayet AİHS’nin 35/1 ve 4. maddesine uygun olarak reddedilmelidir. 

2. Mahkemeye erişim  

Hükümet başvuranın  şikayetlerini iç hukuktaki merciler nezdinde hiçbir surette dile getirmemesi dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. 

AİHM başvuranın davayı temyiz etmek amacıyla yapabileceği yegane başvuruyu gerçekleştirmesi ölçüsünde bu itirazı reddetmektedir. 

AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir. 

B. Esasa dair

Başvuran ulusal yetkililer tarafından davayı temyiz etme başvurusunun reddedilmesi nedeniyle 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 19. maddesi gereğince mahkûmlara yargı kararlarının tebliğ edilmesini düzenleyen hükümlerin ihlal edildiğini iddia etmektedir.

Başvuran ulusal yetkililerin bu Kanun’un 19. maddesini uygulamak yerine, 28. maddenin uygulanmasına istinaden yargı kararlarını ilanen tebliğ etmesinin Yargıtay’a erişim hakkına engel olduğunu ileri sürmektedir. 

Başvuran ayrıca 28. maddesinin uygulanmasının yerinde olduğu farz edilse bile anılan maddenin hükümlerinin bu aşamada uygulanamayacağını, zira Yargıtay’ın bu yöndeki içtihadı gereğince ilanen tebligat yapılmasının olabildiği ölçüde tebligatı yapan ilk derece mahkemesinin bulunduğu bölgede yayımlanan bir gazeteye yapılması gerektiğini belirtmektedir. Başvuran bu içtihat uyarınca yalnızca kamu kurum ve kuruluşlarına dağıtımının yapılması ve abone sayısının sınırlı olması dolayısıyla Resmi Gazetenin yasada geçen gazeteler arasında yer almadığını iddia etmektedir. Başvuran bu ilanın yapıldığı sırada mahkum olduğundan, ilgili hükmün yayımlanmasından hiçbir surette haberdar olamamıştır.

Hükümet 31 Mayıs 2001 tarihli mahkumiyet kararının başvurana tebliğ edilmesi için yetkililerin kendilerine tanınan tüm yetkileri kullandıklarını  savunmaktadır. Hükümet Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen sözkonusu karardan dört ay sonra başka bir mahkeme tarafından tevkif müzekkeresinin çıkarıldığını ve 18 Eylül 2001 tarihinde başvurana iletildiğini dile getirmektedir. Bütün bu süre zarfında başvuran adaletten kaçtığı için belirtmiş olduğu hiçbir adreste bulunamamıştır. Hükümet, sözkonusu bu nedenle ağır ceza mahkemesinin adı geçenin yerini tespit edemediğini ve sonuç olarak yargı kararlarının tebliğini öngören 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 28. maddesine uygun olarak kararın basın yoluyla iletilmesini uygun görüldüğünü ifade etmektedir. Hükümet başvuran tarafından öne sürülen 7201 sayılı Kanun’un 19. maddesinin bu çerçevede yerinde bir uygulama olmadığını, başvuranın bu teşebbüsünde samimi olmadığını kaydetmektedir. 

Hükümet ayrıca Midyat Ağır Ceza Mahkemesinin başvuran hakkında İstanbul’da başka bir mahkeme tarafından yürütülen yargı süreci doğrultusunda 18 Eylül 2001 tarihinde aldığı tevkif müzekkeresinden haberdar olacak herhangi bir olanağının bulunmadığının altını çizmektedir.        

Hükümet başvuran tarafından tebligatın ilanına ilişkin öne sürülen diğer iddialara değinmemiştir. 

AİHM öncelikle bir mahkemeye erişim hakkının mutlak bir yapısının olmadığını, bilhassa bir başvurunun kabuledilebilirlik koşullarına ilişkin zımni birtakım kısıtlamaları içerdiğini anımsatır. Bununla birlikte bu tür kısıtlamalar başvurunun kullanımının özüne halel getirmeyecek şekilde meşru bir amacı gütmeli, başvurulan araçlarla ve öngörülen amaçlarla orantılı makul bir yapıda olmalıdır (Bkz. Omar-Fransa kararı, 29 Temmuz 1998). 

AİHM, bu bağlamda, ceza yargı sürecinin sonuçlandırılmasında sanık açısından temel önemi haiz temyiz makamının üstlendiği rolün ne denli hayati olduğunun altını bir kez daha çizmekte, AİHS’nin 6. maddesinin dahi Sözleşmeci Devletlere ilk derece ve/veya temyiz mercilerinin oluşturulmasında herhangi bir zorunluluk getirmediğini vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra, bir Devletin mahkemelerinden kendilerine başvuran kişilerin 6. madde ile öngörülen temel güvencelerden yararlanmalarını gözetecek şekilde gerekli donanıma sahip olmaları beklenir (Bkz. Delcourt-Belçika, 17 Ocak 1970, sözü edilen Omar kararı).  

AİHM son olarak yargı kararlarının icrasını sağlayacak meşru bir kaygı  ile temyiz mahkemesine erişim hakkı ve savunma haklarını  kullanmak arasında hassas bir dengenin kurulması gerektiğini hatırlatır. 

Mevcut başvuruda, AİHM Yargıtay’ın başvuranın temyiz başvurusunu usul müddetine riayet etmediği gerekçesiyle kabul edilemez ilan ettiğini gözlemlemektedir. AİHM bu sürenin iç hukuktaki esaslara göre ilk derece mahkemesinin kararının tebliğ edilmesinden itibaren başladığını ve başvuranın bilhassa tebligatın yapılış yöntemlerine itiraz ettiğini anımsatır. 

AİHM, başvuranın hakkında verilen yargı kararını müteakip temyize gideceği dört ay boyunca firari olması nedeniyle tebligat kanunu’nun uygulanmasını karmaşık hale getirdiğini kabul etmektedir.  

AİHM, başvuranın 18 Eylül 2001 tarihinden itibaren hükümlü olması ölçüsünde iç hukuktaki mercilerin adı geçenle temasa geçmeleri gerektiğini not etmekte, ikinci bir husus olarak ilk derece mahkemesi tarafından alınan kararın henüz nihai hale gelmediğini gözlemlemektedir.

AİHM mevcut başvuruda, Hükümetin 7201 sayılı Kanun’un 28. maddesine dayalı olarak ilanen tebligat yolunu seçtiğini belirterek, aynı Kanun’un 19. maddesinin yetkililere ilk etapta hükümlü bulunan bir kimseye yargı kararının tebligatının cezaevi yönetimi aracılığıyla yapılması zorunluluğunu getirdiğini ifade etmektedir (Bkz. mutatis mutadis, Büyükdağ-Türkiye no: 28340/95, 21 Aralık 2000). 

AİHM davanın somut koşullarında, yargı kararlarının tebligatını  öngören Kanun’un 19. maddesinin temyiz kararına erişim ve savunma haklarını kullanmak bakımından lex specialis özel bir hükmü oluşturduğuna itibar etmektedir.  

Bu maddede öngörülen esaslara göre tebligatın 18 Eylül 2001 tarihinden itibaren gerçekleştirilmesi yetkisi iç hukuktaki yetkililere tanınmaktadır. 

AİHM, Hükümetin Midyat Ağır Ceza Mahkemesi’nin İstanbul’da gerçekleştirilen tutuklama işleminden haberdar olacak gerekli olanaklara sahip olmadığı itirazının dayanaktan yoksun olduğunu zira, Devlete düşen yükümlülüğün kendi hukuk sistemini AİHS’nin 6. maddesinde öngörülen haklara etkili bir erişimi tanıyacak ve ülkedeki bütün adli merciler arasında iletişimi sağlayacak gerekli düzenlemeleri yapmak olduğunu belirtmektedir. 

AİHM ayrıca başvuran tarafından yargı kararlarının yayımlanması  için başvurulan yöntemlerde kimi eksikliklerin olduğu şikayetine Hükümetin de itiraz etmediğini not eder. 

AİHM yukarıda bahse konu bu unsurların başvuranın bir mahkemeye erişim hakkı ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkı karşısında aşırı bir engeli teşkil ettiğinin sonucuna varmaktadır. 

Sonuç  itibarıyla AİHM, AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği kanısına varmaktadır.

  

II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  

A. Tazminat  

Başvuran mahkumiyet cezasını çektiği dönem boyunca avukatlık yapamaması  nedeniyle uğradığı maddi zararın karşılığında 20.000 Euro talep etmektedir. 

Başvuran ayrıca bir davayı temyize götürme hakkının verilmemesi dolayısıyla yirmi ay boyunca hükümlü kaldığını belirterek manevi tazminat olarak 50.000 Euro talep etmektedir. 

Hükümet başvuran tarafından öne sürülen taleplerin aşırı ve dayanaktan yoksun olduğunu savunmaktadır. 

AİHM maddi tazminat ile ilgili olarak, tespit edilen ihlal ile öne sürülen maddi zarar arasında hiçbir illiyet bağı kuramamaktadır. AİHM, AİHS ihlal edilmemiş olsaydı yargı sürecinin akıbetinin ne olacağı hususunda ise yorum yapma yetkisini kendinde görmemektedir. 

AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun görmektedir. 
 

B. Yargılama masraf ve giderleri   

Başvuran ulaşım, tercüme ve posta giderleri için 445 Euro talep etmektedir. Bu doğrultuda, çeşitli tercüme ve posta giderlerine ilişkin faturaları sunmaktadır. Başvuran son olarak temsil giderleri için 6.400 Euro talep etmekte, buna dair 6 Temmuz 2009 tarihli faturayı AİHM tarafından kendisine tanınan sürenin bitiminde iletmektedir. 

Hükümet bu taleplerin dayanaktan yoksun olduğunu savunmaktadır. 

AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM sunulan belgeler ve bu yöndeki yerleşik içtihadı ışığında, başvuranın adli yardımdan yararlanması ölçüsünde bu yönde ödeme yapılmasını gerekli görmemektedir. 
 

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE, 

1. AİHS’nin 6/1 maddesi hakkındaki şikayetin (mahkemeye erişim) kabuledilebilir, bunun dışındaki şikayetin (yargı sürecinin uzunluğu) kabuledilemez olduğuna; 

2. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine; 

3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 1.000 (bin) Euro manevi tazminat ödenmesine; 

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  

4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine; 
 

KARAR VERMİŞTİR. 

 

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 3 Kasım 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.