AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
ÜMİT AYDIN - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 33735/02 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
5 Ocak 2010
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (33735/02) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Ümit Aydın’ın (başvuran) 10 Haziran 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi- AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Beştaş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1971 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet etmektedir.
17 Haziran 1996 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi (« emniyet müdürlüğü ») polisleri yasadışı silahlı terör örgütü PKK (Kürdistan İşçi Partisi) hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında ve S.Ç. isimli bir « itirafçı »’nın yaptığı ihbarlara dayanarak İstanbul Güngören’de bulunan bir tekstil şirketine ait binada arama gerçekleştirmiştir. Polisler, aranılan binada bulunan on dokuz kişiyi gözaltına almıştır. Gözaltına alınan ve üzerinde kimlik belgesi bulunmayan başvuran kendisini sahte bir isimle tanıtmıştır. Daha sonra bütün şüpheliler kimlik kontrolünden geçirilmek üzere emniyet müdürlüğüne götürülmüştür.
Başvuran, ilk sorgulaması yapılmak üzere bir polis refakatinde Emniyet Müdürlüğü’nün beşinci katında bulunan bir odaya götürülmüştür. Başvuran buradaki pencereden atlayarak kaçmaya çalışmıştır. Ağır yaralanan başvuran, hemen Çapa Devlet Hastanesi acil servisine götürülmüş ve orada yine gerçek kimliğini söylememiştir. Bu konuda düzenlenen tutanağa göre, başvuran sedyede yatarken zafer işareti yapmış ve PKK lehine sloganlar atmıştır.
Emniyet Müdürlüğü, 19 Haziran 1996 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısına (« savcı ») başvuranın gözaltı süresinin 17 Haziran 1996 tarihinden başlamak üzere on beş gün uzatılmasını talep etmiştir. Gerekli izin 28 Haziran 1996 tarihine kadar yani on iki gün için verilmiştir.
21 Haziran 1996 tarihinde, başvuran devlet hastanesinde avukatının bulunmadığı bir ortamda ancak doktoru ve babasının refakatinde sorgulanmıştır. Başvuran, bu sorgulamada askerlik hizmetini yaparken firar ettiği için kimliği hakkında yalan söylediğini ve korktuğu için pencereden atladığını ifade etmiştir. Öte yandan başvuran, hakkındaki suçlamaları inkar etmiş ve PKK ile hiçbir ilişkisi olmadığını belirtmiştir.
26 Haziran 1996 tarihinde, başvuran yine avukatının yokluğunda savcı ve DGM nöbetçi hakimi tarafından dinlenmiştir. Nöbetçi hakim iki bacağındaki kırıklar yüzünden hareket edemeyen başvuranın ifadesini almak için hastaneye gitmiştir. İlgili şahıs polise verdiği ifadenin büyük bir kısmını tekrarlamış, 1994 ve 1995 yıllarında gözaltına alındığında olduğu gibi polislerin yine kötü muamele uygulayacaklarından korktuğu için pencereden atladığını ileri sürmüştür. Başvuran, iddianamede yer alan eylemlere katılmadığını ve hastaneye sevk edilirken slogan atmadığını ifade etmiştir. Başvuran ayrıca, yetkililerin pencereden atlamasıyla ilgili ailesine yeteri kadar çabuk bilgi vermediğinden şikâyetçi olmuştur.
Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. İlgili şahıs aynı gün İstanbul Metris Cezaevine götürülmüştür. Başvuranın tedavisi İstanbul Devlet Hastanesinde devam etmiştir.
Savcı, 5 Temmuz 1996 tarihinde yetkisizlik kararı alarak dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (« DDGM ») savcılığına göndermiştir. DDGM savcılığı, 1 Ağustos 1996 tarihli iddianamesinde başvuran ile S.Ç.’yi ulusal toprakların bir bölümünün ayrılmasını tahrik eden eylemler gerçekleştirmekle suçlamış ve eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi gereğince mahkûm edilmelerini istemiştir. Savcı, başvuranın birçok silahlı eyleme karışmasını dayanak göstermiştir.
Davayla ilgili duruşmalar 6 Ağustos 1996 tarihinde DDGM önünde görülmeye başlamıştır. Bu ilk duruşma ile 27 Eylül 1996 tarihinde görülen bir sonraki duruşma tamamen usule ilişkin konulara ayrılmıştır.
10 Ocak 1997 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde görülen duruşmalarda, diğer tutuklu ve tanıklar dinlenmiştir. DDGM, öte yandan başvuranın yetki bölgesinde yer alan başka bir cezaevine nakledilmesini emretmiştir.
11 Nisan 1997 tarihli duruşmada, hakimler Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen ve başvuranın hâlâ İstanbul Devlet Hastanesinde tedavi gördüğünü ve tedavisi bittiği zaman Diyarbakır’a nakledileceğini bildiren bir yazıyı not almıştır. Bu tarihten sonra gerçekleştirdiği on üç duruşma sonucunda DDGM, sanıkların tutukluluk halinin devamına ve yeni belgelerin dosyaya eklenmesine karar vermiştir. Başvuran o sırada hâlâ tedavi görmekte olduğundan, Diyarbakır cezaevine nakli gerçekleşmemiştir.
Başvuranın avukatı müvekkilinin hazır bulunamadığı duruşmalara katılmıştır.
18 Haziran 1999 tarihinde, T.C. Anayasası’nın 143. maddesi değiştirilmiş ve askeri yargıçlar Devlet Güvenlik Mahkemeleri bünyesinden çıkarılmıştır.
20 Temmuz 1999 tarihinde yapılan on yedinci duruşmada başvuran ilk kez olarak üç sivil yargıçtan oluşan DDGM heyeti önüne çıkmış ve hakkında yapılan suçlamalar ile aleyhteki delil unsurlarını kesin bir dille inkar etmiştir.
25 Kasım 1999 tarihli duruşmada, aleyhte iki tanıktan biri olan A.D., DDGM önünde başvuranın PKK ile ilişkisi olduğunu bilmediğini ifade etmiştir.
8 Haziran 2000 tarihinde, savcılık esas hakkındaki görüşlerini sunmuştur. Başvuranın iddianamede yer alan şiddet olaylarına karıştığını yeterli delillerle belirleyemeyen ancak PKK üyeliğini kesin olarak tespit eden savcılık, ilgili şahısın eski Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca mahkûm edilmesini istemiştir. DDGM, başvurana savunmasını sunması için 25 Temmuz 2000 tarihli duruşmaya kadar süre tanımıştır. Bu süre zarfında yazılı bir savunma sunulmuştur.
28 Eylül 2000 tarihinde, hakimler başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2. fıkrası anlamında yasadışı bir terör örgütüne üye olmaktan suçlu bulmuş ve on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme A.D.’nin polise verdiği ifade ile S.Ç.’nin ilk sorgulama sırasında verdiği ve yargılamanın her safhasında tekrarladığı ifade gibi bazı delil unsurlarını bu karara dayanak olarak göstermiştir.
28 Eylül 2000 tarihinde, başvuran kamuya açık bir duruşma talebiyle temyize gitmiştir.
Yargıtay başsavcısının yazılı görüşü olayın meydana geldiği dönemde uygulama gereği başvurana tebliğ edilmemiştir.
11 Nisan 2002 tarihinde, Yargıtay, gerçekleştirdiği oturumda temyiz edilen kararı onamıştır.
HUKUK
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmakta ve ilk olarak yargılama sürecinin bir bölümünde bünyesinde askeri yargıç bulundurması dolayısıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olamadığını iddia etmekte ve yargılama süresinin uzunluğundan şikâyetçi olmaktadır.
Başvuran ikinci olarak, kendi gözünde aşırı bulduğu tutukluluk süresi ve mahkûmiyetinin yalnızca bir itirafçının ifadesine dayandırılmasının masumiyet karinesine aykırılık teşkil ettiğini savunmaktadır. Başvuran bu bağlamda AİHS’nin 6. maddesinin 2. paragrafının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran, üçüncü olarak AİHS’nin 6. maddesinin 3 b) paragrafının esas yönüne atıfta bulunmakta ve Yargıtay başsavcısının yazılı görüşünün kendisine tebliğ edilmediğinden şikâyetçi olmaktadır.
Başvuran son olarak AİHS’nin 6. maddesinin 3 c) paragrafının esas yönüne atıfta bulunarak, ilk sorgulama sırasında avukat yardımı alamadığından şikâyetçi olmaktadır.
AİHS’nin mevcut davayı ilgilendiren kısımları aşağıdaki gibi kaleme alınmıştır :
Hükümet, o dönemde konuyla ilgili yasada bir değişiklik yapıldığını hatırlatmaktadır.
AİHM, Büyük Daire’nin Türkiye aleyhine Öcalan davasında, askeri yargıç değiştirilerek bu durum düzeltilmediği sürece, sivil bir kişinin davasına bakan bir mahkemede askeri yargıçların bulunmasının ve bu davada süregelen yargı işlemlerine katılmasının ilgili yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı yönünde kuşkulara yol açtığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Öcalan davası [GC], no 46221/99, prg. 114 - 118, 12 Mayıs 2005).
Bunun üzerine AİHM, mevcut davada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde yer alan askeri yargıcın davanın esası hakkında ve başvuranın savunma haklarını kullanmasıyla ilgili belirleyici hiçbir karara katılmadığını gözlemlemektedir (Öcalan, ilgili bölüm, prg. 40 ve 42 ile karşılaştırınız). Gerçekten, başvuranın hazır bulunduğu ilk duruşma sadece sivil yargıçların bulunduğu mahkeme heyeti önünde yapılmıştır. Savcılık ve başvuran esas üzerinde görüş ve savunmalarını bu yargıçlar önünde sunmuş ; polis önünde verdiği ifadeyle başvuranın mahkûmiyet kararının gerekçelerinden birini oluşturan A.D. de yine sivil yargıçlar önünde tanıklık etmiştir (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Kabasakal ve Atar davası, no 70084/01 ve 70085/01, prg. 34-35, 19 Eylül 2006).
Bu koşullar altında AİHM, mevcut şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHS’nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
AİHM, bu şikâyetlerin AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmeleri uygun olacaktır.
Hükümet, davanın karmaşıklığı ve başvurana isnat edilen suçlamaların niteliğine dikkat çekmektedir. Hükümet, üstelik başvuranın polis binasının beşinci katındaki pencereden atlayıp iki bacağının kırılmasına sebep olarak ve 20 Temmuz 1999 tarihine kadar duruşmalara katılmayarak kasten yargılama sürecini yavaşlattığını savunmaktadır.
Hükümet, yetkililerin hiçbir surette yargılamanın aksamasına sebep olmadığını ve dolayısıyla yargılama süresinin aşırı kabul edilemeyeceğini savunmaktadır.
Hükümetin bu argümanlarına karşı çıkan başvuran, dile getirilen bu olayların şikâyet ettiği yargılama süresi üzerinde etkili olmadığını, zira DDGM önündeki duruşmalara katılmadığı dönemde orada bulunmasını gerektirecek hiçbir yargı işleminin yapılmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, ilk önce dikkate alınacak dönemin başvuranın tutuklandığı 17 Haziran 1996 tarihinde başladığını ve Yargıtay’ın kararını açıkladığı 11 Nisan 2002 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu dönem iki dereceli yargılama için yaklaşık beş yıl on ay sürmüştür.
AİHM, bir yargılamanın makul sürede yapılıp yapılmadığını tespit edebilmek için özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili makamların tutumları başta olmak üzere dava şartlarının ve AİHM’nin konuyla ilgili yerleşik içtihadının incelenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası [GC], no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II).
AİHM, kendisine sunulan tüm unsurları inceledikten sonra, mevcut davada Hükümetin yukarıda belirtilen karardan farklı bir düşünmesini gerektirecek herhangi bir olgu ya da argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır. AİHM, yargılama süresinin uzamasını sadece kaçmaya çalışırken kendisini ağır bir şekilde yaralayan başvuranın bu tutumuna bağlamanın doğru olmayacağı kanısındadır. AİHM, dosyada başvuranın hangi gerekçelerle hızlı bir şekilde DDGM’nin yetki bölgesindeki bir cezaevine ya da bir hastaneye nakledilmediğini veya ifadesinin istinabe yoluyla alınmadığını açıklayan bir unsur bulunmadığını not etmektedir. AİHM ayrıca, ilgili şahsın avukatının duruşmalarda hazır bulunduğunu kaydetmektedir.
Öte yandan AİHM, Hükümetin başvuranın katılmaması nedeniyle gerçekleştirilemeyen herhangi bir yargı işlemi göstermediğini ve dosyadaki unsurların da bu konuya açıklık getirmediğini gözlemlemektedir.
Son olarak AİHM, yetkili mahkemelerin bakmakta oldukları bir davada adaletin bir an önce tecelli etmesi için gerekli ihtimamı göstermeleri gereken yargılamanın büyük bir kısmında başvuranın tutukluluk halinin devam ettiğini gözlemlemektedir (bakınız, Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132, CEDH 2002-VI, ve, daha yakın bir zamanda, Türkiye aleyhine Gezici ve İpek davası, no 71517/01, prg. 56, 10 Kasım 2005).
Konuya ilişkin içtihadını göz önüne alan AİHM, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğu ve “makul süre” gerekliliğini yerine getirmediği kanaatine varmaktadır.
Bu durumda, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
Hükümete göre, yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle başsavcının yazılı görüşünün tebliğ edilmeme sorunu çözülmüştür.
AİHM, daha önce Türkiye aleyhine Göç ([GC], no 36590/97, prg. 14, CEDH 2002-V) davasının emsal kararında benzer bir şikâyetle ilgili olarak hüküm verdiğini hatırlatmaktadır. Mevcut davayı ilgilendiren dönemde yürürlükte olan yasaların bu emsal kararda uygulanan yasalar olduğunu ve söz konusu karardan farklı muhakeme yapılmasını gerektirecek bir neden göremediğini kaydeden AİHM, mevcut davada başsavcının yazılı görüşünün başvurana tebliğ edilmediği ve dolayısıyla aynı gerekçelerle 6. maddenin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır (idem, prg. 55).
Hükümet, ön soruşturma safhasında avukat yardımı alamadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak, başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay önünde avukat tarafından temsil edildiğini ve o safhalarda polise verdiği ifadelere itiraz etme imkânı bulduğunu savunmakta ve bu bağlamda Türkiye aleyhine Bedri ve Reşit Aslan ((karar), no 63183/00, 26 Mayıs 2005) davasında alınan karara atıfta bulunmaktadır. Hükümet, bütünüyle değerlendirildiğinde, ihtilaflı yargılamanın adil olmadığının söylenemeyeceği kanaatindedir.
AİHM, Salduz kararında ortaya çıkan ve bu alanda uygulanan, daha öncesinde Hükümetin örnek gösterdiği kararın ilgili bölümlerinde de etkili olan kıstaslara (Salduz ilgili bölüm, prg. 50-55) atıfta bulunmaktadır.
Mevcut davada, o dönemde yürürlükte olan yasa engel teşkil ettiği için başvuranın gözaltı sırasında – yani ön sorgulama esnasında - avukat yardımı almadığına kimse itiraz etmemektedir (Salduz, ilgili bölüm, prg. 27 ve 28).
Bu şartlar altında, Salduz kararının 56 ile 59 arası ve 62. paragraflarının ilgili bölümlerinde belirtilen gerekçelerle AİHS’nin 6. maddesinin 1 ve 3 c) maddelerinin ihlâl edildiği sonucuna varılmaktadır (bakınız, ayrıca, Türkiye aleyhine Böke ve Kandemir davası, no 71912/01, 26968/02 ve 36397/03, prg. 71, 10 Mart 2009, ve, daha yakın bir zamanda Türkiye aleyhine Karabil davası, no 5256/02, prg. 45, 16 Haziran 2009).
Dolayısıyla AİHM, karar hakimleri önünde savunma hakkına saygı gösterilmesi konusunda AİHS’nin 6.maddesinin 3. paragrafı bakımından ortaya çıkan temel hukuki sorunu karara bağladığı kanaatindedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ; Karabil, ilgili bölüm, prg. 46).
Bu nedenle AİHM, masumiyet karinesinin çiğnendiği iddiaları hakkında ayrıca karar verme gereğinin olmadığı sonucuna varmaktadır.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Son olarak, başvuran AİHS’nin 5. maddesinin 1 ve 3. paragraflarına atıfta bulunmakta ve gözaltı ile tutukluluk sürelerinin uzunluğundan şikâyetçi olmaktadır.
AİHM, iç hukukta itiraz yolu bulunmadığından mevcut davada altı aylık sürenin ihtilaflı gözaltı ve tutukluluk halinin sona erdiği tarihten itibaren, yani sırasıyla 26 Haziran 1996 ve 28 Eylül 2000 tarihlerinden başlayarak hesaplanması gerektiğini not etmektedir. Bunun sonucu olarak AİHM, başvurunun 10 Haziran 2002 tarihinde yani bu tarihler üzerinden altı aydan fazla bir süre geçtikten sonra sunulmuş olması dolayısıyla, bu şikâyetler açısından gecikmiş olarak kabul edileceğini kaydetmektedir.
AİHM, altı aylık süre kuralını yerine getirmediği için bu şikâyetlerin AİHS’nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, manevi tazminat olarak 30 000 Türk Lirası (TRY) (yaklaşık 7 000 Euro (EUR)) talep etmektedir.
Hükümet, bu talebin dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
AİHM, başvurana manevi tazminat başlığı altında 3 000 EUR ödenmesini uygun görmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlalin telafisi için en uygun yolun, talep ettiği takdirde başvuranın AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanısındadır (Salduz, ilgili bölüm, prg. 72).
Başvuran ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 9 350 TRY (yaklaşık 5 400 EUR) talep etmektedir. Bu tutara dayanak olarak, çalışılan saatlerin dökümünü ve sekreterlik giderleri, fotokopi, posta ve telekomünikasyon masrafları gibi harcamaların listesini sunmaktadır.
Hükümet, bu talebin haklı olmadığı kanaatindedir.
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.
Elindeki belgeler ile yukarıdaki kıstasları dikkate alan AİHM, mevcut davada AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri karşılığında başvurana 150 EUR ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 6/1, 2 ve 3. maddesi (yargılamanın uzunluğu, masumiyet karinesi, başsavcının tebliğnamesinin tebliğ edilmemesi, gözaltında avukat bulundurma hakkından yararlanmama) hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHS’nin 6/1 maddesinin (yargılamanın uzunluğu) ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6/1 maddesinin (başsavcının tebliğnamesinin tebliğ edilmemesi) ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 6/1 ve 3 c) maddesinin (gözaltında avukat yardımından yararlanmama) ihlal edildiğine;
5. AİHS’nin 6/2 maddesinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
6. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 3.000 (üç bin) Euro manevi tazminat ve yargılama giderleri için 150 (yüz elli) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 5 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.