AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
EMİNE YAŞAR -TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 863/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
(Esas)
STRAZBURG
9 Şubat 2010
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (863/04) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Emine Yaşar’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 7 Kasım 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş Doğan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1976 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.
7 Ekim 2001 günü, aralarında başvuranın da yer aldığı yaklaşık kırk kadından oluşan bir grup, İstiklâl Caddesi yaya yolu üzerindeki Özgürlük ve Demokrasi Partisinin binasının önünde toplanmıştır. Grup, 11 Eylül 2001'deki olaylardan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin savaş ilân edeceğine yönelik söylentiler üzerine bir basın açıklaması yapmayı plânlamaktadır.
7 Ekim 2001 tarihinde yerel saatle 13.30’da düzenlenen tutanağa göre, grup, Emniyet müdür muavini tarafından eylemlerinin 2911 sayılı Kanun’a aykırı olduğu konusunda uyarılarak dağılmaları yönünde ihtarda bulunulmuş, aksi takdirde polisin toplantıyı zor kullanarak dağıtmak zorunda kalacağı bildirilmiştir. Otuz yedi kadın bu ihtara uymayıp hoparlörle "biz kadınlar savaş istemiyoruz, barış istiyoruz hemen şimdi" diye slogan atarak "sesimizi dünyadaki savaş karşıtı tüm seslerle birleştirmek için buradayız" başlıklı basın açıklamalarını okumaya ve dağıtmaya teşebbüs etmişlerdir. Grup zor kullanılarak engellendikten sonra gözaltına alınmıştır.
Başvuran, polislerin kimlik tespiti sırasında kendisini dövdüğünü iddia etmektedir.
Aynı gün düzenlenen sağlık raporunda, şikâyetçinin solunum güçlüğü çektiği ve genel cerrahî bölümünde muayene edilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Yine 7 Ekim 2001 günü cerrahî servisinde de bir sağlık raporu düzenlenmiştir. Raporda, başvuranda (kaburga seviyesinde) bir yumuşak doku travması tespit edilmekle birlikte cerrahî müdahale bulunmadığı bildirilmektedir. Hastanın sekiz saat nezaret altında tutulması gerekli görülmüştür.
Başvuran, 19 Şubat 2002 tarihine kadar farklı tarihlerde Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezinde tedavi görmüştür.
- Başvuranın tutukluluk koşulları hakkındaki cezaî soruşturma
Başvuran, 21 Mart 2002 tarihinde Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığına müracaat ederek, kendisine kötü muamelede bulundukları gerekçesiyle, tutuklanmasından sorumlu olan polis memurları aleyhinde suç duyurusunda bulunmuştur.
21 Mayıs 2002 tarihinde Emniyet Müdürlüğünde müdür muavini tarafından ifadesi alınmıştır.
Başvuran ifadesinde, basın açıklaması yapmak isteyen kadın grubuna katıldığını ve polis memurlarının hiçbir ihtarda bulunmadan grubu çembere aldığını söylemiştir.
İstanbul Valisi, 30 Mayıs 2002 günü yaptığı açıklamada polis memurlarının 2911 sayılı Kanun uyarınca ve ihtarda bulunduktan sonra güç kullandığını gerekçe göstererek, polis memurları hakkında soruşturma başlatılmasına izin vermeyi reddetmiştir.
Başvuran 17 Haziran 2002 günü bu idarî karara karşı İstanbul Bölge İdare Mahkemesine ("mahkeme") itiraz etmiştir. Başvuran itirazında, 2911 sayılı Kanun’un ihlâli söz konusu ise, dava ihbar edilen polis memurlarının idarî değil, adlî bir işlemde bulunduklarını ileri sürmüştür. Başvuran, bu kişiler hakkındaki cezaî takibatın idarî bir izne bağlı olmadığını iddia etmektedir.
Mahkeme 19 Eylül 2002 tarihinde başvuran lehine karar vererek itiraz edilen kararı iptal etmiştir.
Vali, 31 Ekim 2002 tarihinde Emniyet Müdür Muavinine ön soruşturma yapılması talimatını vermiştir.
8 Kasım 2002 günü bir kimlik tespit tutanağı düzenlenmiştir. Başvuran iki polis memurunu fotoğraflarından teşhis etmiştir.
12 Kasım 2002 günü, ön soruşturmayı yapmakla görevlendirilen müdür muavini tarafından söz konusu iki polis memurunun ifadesine başvurulmuştur. Polis memurları, gruba toplanmaya son vermeleri ihtarında bulunduklarını ve gösterinin yasa dışı olduğunu bildirdiklerini ifade etmişlerdir. Göstericilere seslendiklerini ancak göstericilerin itaat etmeyi reddettiklerini eklemişledir. Başvuranı tanımadıklarını da belirtmişlerdir.
Vali soruşturma dosyasını inceledikten sonra 27 Kasım 2002 günü, iki polis memuru aleyhinde adlî soruşturma açılmasına izin vermeme kararı vermiştir.
Başvuranın itirazı mahkeme tarafından19 Mart 2003 tarihinde reddedilmiştir.
7 Mayıs 2003 günü Cumhuriyet Savcısı tarafından sorguya alınan Başvuran, savcının huzurunda 21 Mayıs 2002 tarihli ifadesini aynen tekrarlamıştır.
29 Mayıs 2003 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından takipsizlik kararı alınmıştır. Savcı bu kararında 2911 sayılı Kanun’un 24. maddesi hükümlerine atıfta bulunmuştur.
Takipsizlik kararı, 9 Temmuz 2003 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanmıştır.
Bu arada, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan 7 Nisan 2001 tarihli iddianame ile aralarında Başvuranın da bulunduğu göstericiler hakkında 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanuna muhalefet suçlamasıyla kamu davası açılmıştır.
Başvuran Ceza Mahkemesine çıkarılmıştır. Hâkim huzurunda şu ifadeyi vermiştir:
«HADEP İstanbul İl Başkanlığı Genel Kurul üyesiyim (...) Bir basın açıklaması yapmak üzereyken, şiddete maruz bırakıldım. İki kaburga kemiğim kırıldı. Bu konuyla ilgili bir sağlık raporum var. Şikâyetçi olmak istiyorum.»
Hâkim tüm göstericileri dinledikten sonra salıverilmelerine karar vermiştir.
Ceza Mahkemesi 22 Haziran 2004 tarihinde, eylemlerinin izin alınmasını gerektiren bir gösteri değil sadece basın açıklaması yapmak amacına yönelik olduğu gerekçesiyle tüm sanıkların beraatına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca sanıkların yasadışı herhangi bir gösteri yapmamalarına rağmen zor kullanılarak dağıtıldığını da belirtmiştir.
HUKUK
I. AİHS’NİN 13. MADDESİYLE BAĞLANTILI OLARAK 3., 10. VE 11. MADDELERİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, savaş karşıtı bir basın açıklaması yapmak isteyen, aralarında kendisinin de yer aldığı kadın grubunun dağıtılması sırasında polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığından şikâyet etmektedir. Başvuran ayrıca mahkemelerin de ihbar edilen polis memurlarını cezasız bıraktıklarını ileri sürmüştür. Başvuran bu bağlamda, AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3., 10. ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu tür durumlarda şikâyet konusu olayların temelinde yatan gerçeklerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindedir. Şikâyet konusu olayların AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3., 10. ve 11. maddeleri açısından irdelenmesinin yerinde olduğu kanaatini taşımaktadır.
Hükümet, şikâyet konusu olayların bütünü itibarıyla iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir.
AİHS’nin 3. maddesi ile ilgili olarak, başvuranın zarar ziyan tazminatı için idarî ve medenî hukuk yollarına başvurmadığını vurgulamaktadır.
AİHM bu itirazı daha önceki benzer davalarda birçok defa reddettiğini belirtir (diğer birçoğunun yanı sıra Güzel Şahin ve Diğerleri - Türkiye arasındaki davaya bkz., Dosya No.: 68263 / 01, Paragraf 36, 21 Aralık 2006). Bu nedenle Hükümetin itirazı reddedilmiştir.
Hükümet, AİHS’nin 11. maddesi ile ilgili olarak, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini, öyle ki, Başvuranın mahkemeye götürdüğü cezaî takibatın hiçbir aşamasında AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen barışçıl toplanma özgürlüğüne atıfta bulunmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun, AİHS’yi imzalayan ülkelere aleyhlerindeki ihlâl iddialarını mahkemeye götürülmeden önce önleme ve telâfi etme fırsatı tanıma amacına yönelik olduğunu hatırlatır (Fressoz ve Roire - Fransa davası [GC], Dosya No. 29183 / 95, Paragraf 37, CEDH 1999I)
AİHM, bu davada öncelikle grubun dağıtılması ve katılımcılardan bazılarının zor kullanılarak gözaltına alınması konusunda gösterilen yasal tepki itibarıyla, iç hukuk yollarının tüketilmesi ile ilgili meselelerin AİHS’nin 3. ve 11. maddelerinde teminat altına alınan haklardan ayrı değerlendirilemeyeceğini not eder (Samüt Karabulut - Türkiye arasındaki dava, Dosya No.16999 / 04, Paragraf 26, 27 Ocak 2009)
AİHM ayrıca söz konusu toplantının dağıtılmasından ibaret olan 7 Ekim 2001 tarihli müdahalenin, aciliyeti itibarıyla hiçbir başvuru yoluyla önlenemeyeceğini de belirtir.
Aynı şekilde, başvuranın toplantıyı zor kullanarak dağıtan polis memurları aleyhinde yapmış olduğu suç duyurusunun, şikâyetini dile getirmek için uygun bir başvuru yolu olduğunu da vurgular. Başvuran, AİHS’nin 11. maddesinde teminat altına alınan hakkını şeklen kullanmamış olsa bile, dava konusu, bir basın açıklaması okumayı plânlayan bir grup kişinin zor kullanılarak dağıtılması suretiyle sübut bulmuştur. Dolayısıyla iç yargı toplantının dağıtılmasının ve bunun için zor kullanılmasının gerekli olup olmadığı konusunu araştırma fırsatına sahip olmuştur. Aynı zamanda, polis memurları aleyhindeki cezaî takibat kapsamında iddia edilen ihlâlleri telâfi etme imkânına da sahip olmuştur. AİHM ayrıca göstericiler aleyhine açılan ve 22 Haziran 2004 tarihinde beraatla sonuçlanan ceza davasının aynı zamanda AİHS’nin 11. maddesinde belirtilen müdahalenin gerekliliği konusunun, iç yargıda uygulama bulduğu şekilde açıklığa kavuşturulmasına izin veren bir dava olduğunu değerlendirmektedir.
AİHM bu nedenle Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik itirazını reddeder.
Bunun yanı sıra başvurunun AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını not eder ve başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını vurgular. Dolayısıyla başvurunun kabul edilebilir ilân edilmesi yerinde olacaktır.
AİHM ilk olarak polis müdahalesinin davacının barışçıl toplanma özgürlüğünü AİHS’nin 11. maddesi anlamında ihlâl edip etmediğini belirleyecektir. Daha sonra AİHS’nin 3. maddesi ışığında başvuranın tutukluluk koşullarını inceleyecektir.
Hükümet, müdahalenin yasa dışı gösteriler hakkındaki 2911 sayılı Kanunda öngörülmüş olduğunu ileri sürerek, kamu düzenini korumak ve "karmaşayı önlemek" gibi meşru bir amacı taşıdığını belirtmektedir. Hükümet bu müdahalenin acil bir sosyal ihtiyaca cevap verdiği kanaatinde olduğunu belirtmekle birlikte mevcut davada bu tür bir ihtiyacın hangi koşullarda ortaya çıktığını açıklamamaktadır.
AİHM öncelikle 11. madde ile ilgili içtihatlarından doğan iki temel ilkeye atıfta bulunur (Djavit An - Türkiye arasındaki dava, No. 20652/92; Paragraf 56 57, AİHM 2003 III ve Piermont - Fransa arasındaki dava, 27 Nisan 1995, Paragraf 76 77, Seri A No. 314 ve Plattform "Ärzte für das Leben" Avusturya, 21 Haziran 1988, Paragraf 32, Seri A No. 139).
Ayrıca, müdahalenin gerekliliğinin aralarında başvuranın da yer aldığı göstericiler aleyhinde açılan ceza davası kapsamında iç hukuk tarafından AİHS’nin 11. maddesi açısından incelendiğini de not eder. Ceza Mahkemesi, tüm sanıklar hakkında beraat kararı vermeden önce göstericilerin toplantısının meşru olduğunu, mevcut davada 2911 sayılı Kanun’un uygulanamayacağını ve polisin müdahalesinin gereksiz olduğunu vurgulamıştır (yukarıda 27. paragrafa bkz.). AİHM, bu mahkemenin kararına katılmamak için herhangi bir neden görmemektedir. Sonuç itibarıyla, Başvuranın barışçıl toplanma özgürlüğü hakkına müdahale edilmesinin hiçbir acil sosyal ihtiyaca cevap vermediği ve demokratik bir toplum için gereklilik arz etmediği kanaatindedir.
Dolayısıyla, AİHS’nin 11. maddesi ihlâl edilmiştir.
Tarafların yukarıdaki iddiaları dikkate alındığında, AİHM başvuranın AİHS’nin 11. maddesi uyarınca şikâyetini dile getirmek için AİHS’nin 13. maddesi anlamında iç hukuk yollarında daha etkili bir başvuruda bulunup bulunamayacağı hususunun ayrıca incelenmesine yer olmadığını düşünmektedir.
Başvuran, tutuklanması sırasında kendisine zor kullanan polis memurlarının kaburgalarındaki kırıklardan sorumlu olduklarını iddia etmektedir. Polisin göstericilerin şiddet içeren hiçbir tepkisine maruz kalmaması nedeniyle, kullanılan gücün yasal ve orantılı olmadığını savunmaktadır. Ayrıca, polisin grubu kaba kuvvet kullanarak dağıtmadan önce hiçbir uyarıda bulunmadığını da belirtmektedir.
Hükümet, AİHM içtihatlarında AİHS’nin 3. maddesinin uygulanması için gerekli görülen "asgari ciddiyet düzeyinin" mevcut davada aşılmadığı kanaatindedir. 7 Ekim 2001 tarihli sağlık raporunda başvuranın vücudunda ne herhangi bir kırıktan, ne de ciddî bir ekimoz oluşumundan bahsedildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın bir fizik tedavi kliniğinde tedavi gördüğüne yönelik ifadesi ile ilgili olarak, şikâyetçinin söz konusu tedavi ve 7 Ekim 2001 tarihinde polis memurları tarafından gerçekleştirilen sözde güç kullanımı arasındaki nedensel bir bağlantının varlığını kanıtlayamadığını vurgulamaktadır.
Ayrıca, başvuranın şikâyetlerini dile getirebilmek için başvuru yollarından etkili bir şekilde yararlandığını, ulusal makamların, başvuranın şikâyetinden hemen sonra harekete geçerek ön soruşturma başlatmasının bunun bir kanıtı olduğunu belirtmektedir. Başvuranın kendisine karşı zor kullanmakla itham ettiği polis memurlarının teşhis edildiğini, fakat başvuranın kötü muamele iddialarının kanıtlanamadığını ve polisler hakkında takibat yapılmadığını eklemektedir.
AİHM, kötü muamelelerin 3. madde kapsamında değerlendirilebilmeleri için asgarî bir ciddiyet düzeyine sahip olması gerektiğini hatırlatır. Bu asgarî ciddiyet düzeyi göreceli olup, kötü muamelenin süresi veya fiziksel ya da psikolojik etkileri ve bazı durumlarda kurbanın yaşı ve sağlık durumu gibi davanın kendine özgü koşullarının birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Bir bireyin özgürlüğünden yoksun bırakıldığını, ya da daha genel olarak, tamamen kendi davranışı nedeniyle gerekli hâle gelmemesine rağmen kolluk kuvvetleri tarafından kendisine karşı fiziksel güç kullanıldığını düşünmesi, insan haysiyetini zedeleyicidir ve esas itibarıyla AİHS’nin 3. maddesiyle teminat altına alınan hakkın ihlâli niteliğindedir (Labita - İtalya arasındaki dava [GC], No. 26772 / 95, Paragraf 120, AİHM 2000 - IV).
AİHM, bu davada, Hükümetin, polis memurlarının aralarında başvuranın da yer aldığı göstericilerin gözaltına alınması için zor kullandığı iddialarını reddettiğini not eder.
Bununla birlikte, şikâyetçinin gözaltına alındıktan sonra bir sağlık muayenesinden geçtiğini ve bu muayenede kaburga seviyesinde yumuşak doku travması tespit edildiğini belirtir. Bu travma, başvuranın tutuklanma koşulları ile ilgili ifadesiyle örtüşmektedir.
Başvuranın hekim tarafından rapor edilen travmayı dava konusu olaylardan önce geçirmiş olabileceği ihtimalinin, ulusal makamlarca kanıtlanamadığı -hatta böyle bir varsayımın ima dahi edilmemiş olduğu- nazarı itibara alındığında, AİHM’de hâsıl olan kanaate göre polis memurları tarafından başvurana uygulanan şiddetten kaynaklanan bu travma konusundaki açıklama yükümlülüğü de ulusal makamlara aittir.
Bu nedenle, bu davadaki güç kullanımının gerekli olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, AİHM sebebiyet verilen yaralanmalara ve bunların meydana geldiği koşullara özel önem vermektedir.
AİHM, iç yargıda da ifade bulduğu üzere, Hükümet tarafından, başvuranın şiddet uyguladığına hatta direndiğine yönelik bir iddiada bulunulmadığına işaret eder. Bu nedenle, kolluk kuvvetleri tarafından başvurana uygulanan ve 7 Ekim 2001 tarihli sağlık raporunda belirtilen travmaya sebebiyet veren şiddetin, polis memurlarının meşru tepkisi olarak onaylanamayacağı görüşündedir. Başvuranın birçok kaburga kemiğinin kırılıp kırılmadığının veya daha sonra görmüş olduğu fizyoterapinin gerçekten de bu travma ile bağlantılı olup olmadığının ayrıca araştırılmasına gerek olmadığını değerlendirmektedir.
AİHM, başvuranın şikâyeti üzerine müdür muavini tarafından yürütülen cezaî takibat konusunda ise söz konusu takibatın suç niteliği taşıyan unsurların bulunmadığını ve ilgili kanun hükümleri gerekçe gösterilerek sınırlı tutulduğunu, buna rağmen göstericilere kullanılan gücün gerekliliğinin araştırılmadığını değerlendirmektedir (diğerlerinin yanı sıra bkz., Karatepe ve Diğerleri - Türkiye arasındaki dava, No. 33112 / 04, 36110 / 04, 40190 / 04, 41469 / 04 ve 41471 / 04, Paragraf 32, 7 Nisan 2009)
Dolayısıyla, AİHS’nin 3. maddesi ihlâl edilmiştir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran manevî zarar için 15.000 Euro ve maddî zarar için 5.000 Euro tazminat talep etmektedir. Sağlık giderlerini gerekçe gösterdiği ikincisi için herhangi bir kanıt sunmamaktadır.
Hükümet bu taleplerin haksız ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir.
AİHM tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddî zarar arasında herhangi bir illiyet bağı kuramadığından bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık, başvurana maddî tazminat olarak 12.000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun ve makul olduğunu düşünmektedir.
Başvuran, aynı zamanda iç hukuk sürecindeki ve AİHM nezdindeki yargılamanın masraf ve giderleri için 6.500 Euro talep etmektedir. Başvuran bu talebine İstanbul Barosunun Avukatlık Ücret Tarifesi ile kendisi ve avukatı tarafından imzalanmış olan 15 Eylül 2007 tarihli bir ücret protokolünü eklemiştir; 9.500 Türk Lirası (yaklaşık 5 400 Euro) tutarındaki bu protokolde, vekâlet ücretinin AİHM’deki davanın sonuçlanmasından sonra ödenmesi öngörülmektedir.
Hükümet, bir ödeme belgesiyle kanıtlanmadığını gerekçe göstererek talebin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, bu dava ile ilgili olarak elindeki mevcut belgeler ile yukarıda belirtilen kıstasları dikkate alarak, buradaki dava süreci için başvurana götürü olarak 1.000 Euro ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artışın ekleneceğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 11. maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesine yönelik şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 9 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.